Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kese Kağıdından Kelimeler

saklambaç? Y azılmayı bekleyen, aklımdan, içimden gelen binlerce düşünce var şu an: biraz öykü, biraz tepki, biraz da günlük tadında...  Ama yazılamayacak kadar biriktiler. Öyle böyle değil, çok biriktiler. Bu birikime eklenenler, en çok da yazarken ketum olduğum yerlerden geldiler. Anlatma ya da anlatmamak arasında araftayım. A slında şu an sadece uzun uzun, belki de çoğu boş olacak cümleler kurmak istiyorum  kendimi kısıtlamadan.  Hani şu hep kurduğum, olabildiğince devrik ve alabildiğine noktasız ilerleyen kelimeler...  Okuyanların, "Acaba yazarken arada bir es vermeyi denesen nasıl olur?" diye tiye aldığı o çok sevdiğim uzun cümleler. Bu yüzden artık bir yerden başlıyorum: B uraya yazıp da rahatlayamadığım o kadar çok kelimem oldu ki, şimdilerde hepsi heybemden taşmak üzere:  Ülke geneline savuracağım gündemsel küfürlerim, uzaklara yolladığım Mavi sevgilim, göremediğim sevdiklerim, okuyamadığım kitaplarım-dinleyemediğim müzi...

Rakkase

Evvel zaman içinde,  anason kokusu sinince... Bir rakkase çağrılmış meydana. Saçlarıyla kaparken ensesindeki parmak izlerini,  mest etmiş kadeh dolusu adamları bir bir, kadınca,  sinsi sinsi. Derken raksına başlamış Değince kıvrılan ince beline bir yabancının eli,  göğsüne sıkıştırılan paranın kokusuna takılmış ruhu,  ekşitmiş midesini. Devam etmek istemiş,  ama yapamamış. Göz göze de gelince çalgıcının kemanesiyle, biraz da devirdiği şişenin etkisiyle... Tutamamış daha fazla içinde, çıkarıvermiş ne var ne yoksa saten beyazı bir gömleğin üstüne. Ah! Rakkase, ah! Bir o ayak uydurmuşken bu dünyanın kirli düzenine, o da kapıldı bu meretin karşı konulmaz müziğine. ...Rakkase raksla coştururken aşksız meyhane içinde. Ben deyim şu şaraptan, siz deyin o zırnıktan, kapılıvermiş bir kemancının görmeyen gözlerine, " Belki " demiş, " Belki bir gün severim ben de... ". Bu da...

"10 Kasım 1938" ertesi

Cenaze törenlerinden görüntüler                                         "10 Kasım 1938 Perşembe" gününden bu yana, bedenen aramızdan ayrılışının hüznünü akıl ve vefa sahibi olan milyonlarca insan taşıdı.  Yıl oldu bilmem kaç... Sadece hatıranın, yokluğunun içimizi titretmesi gerekirken; bunca yıldır biz, mirasçıların olarak bir Mustafa Kemal adımı atamamanın vicdan azabını çekiyor, bedelini ödüyoruz.  Senden sonra yaşadığımız birçok kirlenmiş yılla birlikte daha bir yalnız, daha bir kimsesiz hisseder olduk. Git gide umut kaybediyor, sana ait anıları kaptırıyoruz.  İyi düşünmeye çalışarak, er ya da geç senin izinden sapanların uyanabileceğini umut ediyorum.  10 Kasım 2011 Perşembe. 10 Kasım 2012 Cumartesi. 10 Kasım 2013 Pazar. ... Bu günlere dair söylenebilecek sözler satırlara sığmaz. Her sene de aynıları tekrarlanır. Okuyabile...

Dinle(n)me Vakti

Ólafur Arnalds 

29 Ekim 2012

Bendeki sular durulunca... Az kelimeye çok duygu sığdırmaya çalışıyorum şu sıra. Zira ne dilimde tat var ne de parmaklarımda güç. İçimden geçen onlarca nefret söylemini susturuyor mantığım. Sağduyulu ol diyor. Sağduyu gerek böyle zamanlarda... Kafamdakilerin özetiyse sendeki, ondaki ile aynı: 29 Ekim 2012 hafızalarımıza istemediğimiz şekilde kazındı. Ben hırsımdan kendimi nerelere koyacağımı bilemezken, Özdil düşüncelerini 49 karaktere sığdırdı: İstediğin kadar tazyikli su sık.. Korkma sönmez! Kimi anladı, kimi kısalığına takıldı. Ben ise hayran kaldım kelime oyununun altında yatan gözdağına. Zaten bundan sonra az laf çok icraat olmadıkça olmaz. Cumhuriyete bile dikta edenler yarın senin ekmeğinde, yatağında... İyisi mi, sen karakter saymak yerine devlet duruşunda karakter ara. Yürüyüş ve kutlamaları ihmal etmeyen herkese sevgiler...

Boş Küme

Ay, yeniden arkamda ve ben yine ondan bihaber.  Aynaya dönüyorum yüzümü ve çıkarıyorum ne varsa üzerimden...  Soyundukça ortaya çıkıyor karalamalarım. Bacaklarımda devrik cümleler, göğsümde imla hatası. Yazamıyorum şu sıra, olmuyor.  Elimde kağıt kesikleri, yerlerde ağaç kanı!

Kesişmeyen Doğrular

Ay inmiş penceremin önüne, perde aralığından beni dikizliyor. Ben ise her şeyden bihaber usul usul çözüyorum gömleğimin düğmelerini aynaya karşı. Dışarıdan gelen esintiyle değil de düşüncelerimle ürperirken tüylerim, aynadaki yansımam pütür pütür tenimi ele veriyor. Dokunuyorum kendime. Seviyorum kendimi daha önce kimselerin sevmediği gibi. Geçmiyor, üşüyorum. Ruhum tek başına dans ediyor. Beynim ise sarhoşluktan dengesiz. Tökezliyorum. Gelmiyor içimden üzerime bir şeyler giymek. Çıplaklığını tadabilmek istiyorum bu defa gerçeğin. Sonra sorgular başlıyor: Sanki bizi kirleten yalanlar değilmiş gibi neden hala herkes giyinik; neden bütün tenler pürüzsüz olmaya çırpınıyor? Geceye bakmak istiyorum, perdemi açmamla beraber karşımda kanımı donduran onlarca bakış. Kınıyorlar beni. Kınanıyorlar çıplaklığımı. Kınıyorum beni sevmeyen o gözleri. Bulamayınca görmek istediğimi, cesaretim kırılıyor. Cenin gibi kıvrılmışken simsiyah çarşafa fısıldıyorum: Bu gece aydınlığım yok ...