Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Vazgeçtim. Sevişelim sevgili...

Bırak elinde ne varsa. Ne işin girsin aramıza, ne de patlayan sokaklar. Ağlayan duvarlar, kanlı kaldırımlar. Ne korkular, ötekileştirmeler uzansın yatağımıza; ne de ezberden konuşulan doğrular. Varsın, hemen şimdi yerle bir olsun dünya biz birbirimize dokunduk diye. Varsın korkudan değil de heyecandan titresin içi bizi görenlerin.  En az senin hissettiğin kadar hissetsinler tene değen teni. En az sen kadar terlesinler artan adrenalinden. Ve en az sen kadar tadına varsınlar mutlu olmanın, mest olup doruğa varmanın. Bilsinler sen kadar değerli hissetmek ne demek. Bilsinler sen kadar zevkle nefes vermek ne demek. Bir kez, sadece bir kez gerçekten bencil olsun, tüm duygularına doysun yürekli geçinen yürekler... Yeter ki sen direnme ve sev sevgili. Boşver kopan fırtınaları ve sadece birkaç saatliğine de olsa sev beni. Şimdi, bu gece başla ve her gecen, her gecemiz,son kezmiş gibi sev. Zihnini boşalt, bedenini boşalt ve sev. Sevişmek aslında neydi hatırla ve evet, sev, sev, sev sevgili...

"Gidersen, bitersin; bitmesene" dedi kadın.

Adam yüzleşti: Gitme der gibi baktı bana ama ben gittim. Dönmek üzere de olsa o bana böyle bakarken ben gittim... Kim ne derse desin, dönmüş olsam bile, ben bir kez gittim. Böyle o bakarken gide gide hem onda kendimi bitirdim hem ben bittim. Duramadım, döndüm ama sonra yine gittim. Zaten onun için ikinci seferden sonra bile hiç dönmemiştim. Sadece bittim.

Yoldan (1)

Metrodayım... Yerin onlarca metre altında bir vagonun içinde karşımda duranlara bakıyorum.  Bacaklarım ağrımasa İngiliz Kraliyet Ailesi mensubuymuşum nezaketinde gözüme kestirdiğim amcaya yer vereceğim. Zira yaşça biraz geçgin, halce bir hayli yorgun görünüyor. Ama yeniliyorum kendime. Öyle titriyor ki bacaklarım, kalkarsam düşerim diye değil de görenler bakar durur stresiyle oturuyorum nazik yerimin üstüne. Amca bakıyor yüzüme...  Gözlerimi kaçırıp sola dönüyorum, belki benden de genç simalarla dolu uzun bir sıra... Sağa dönüyorum yaş ortalaması biraz daha yüksek ama her biri ayaklanabilir yer vermek için amcaya. Derken yanımdaki kalkıyor. Boşalan koltuk için amca harekete geçiyor ama ardında bir ton poşet, çanta. Baktım kimse yardım etmiyor kalkayım diyorum birkaçını tutmasına yardımcı olmaya. Sonrası dram, sonrası metro gerçeği... Kalmış 8 durak son lokasyona. Amca da ben de yanyana devam ediyoruz yola, -ayakta-.

Nereye Varırsa (Lorensa)

Bu yazı öylesine, nereye varırsa... Ben de zaten öylesine bir insanım, ismim Lorensa Hayat ne kadar da garip. Şimdi, şu saniyelerde dünyaya gelen binlerce bebek var. Annelerinin gözlerinden burun kemerlerine yaşlar süzülüyor. Binlerce yeni çığlık, binlerce kesilmiş göbek bağı-hoş geldin kurdelesi. Öte yandan yine aynı saniyeler ölüme ev sahipliği yapıyor. Binlerce insanın enerjisi sönüyor ve hayata veda ediyorlar. Arkalarında sürüyle üzgün insan... Ölmekten korkar mısın diye sorsanız, "hayır" derim. Korktuğum ölme eylemi değil, nasıl öleceğim... Canım acıyacak mı; yanacak mıyım yoksa boğulacak mı? Ama bundan da ötesi, ardımda bırakacaklarım. Düşüncesi bile üzücü, ürkütücü. İyisi mi düşünmeyeyim. Zaten konum da aslında ölüm değil. Sadece kelimeler beni nereye götürüyorsa oraya sürükleniyorum. Aklımda yine ölüm- yine mi ölüm-! Kim bana söyleyebilir ne zaman öleceğimi? Ya da kim aynaya bakıp "bunlar son günlerim" diyebilir durduk yere kendisine?  Kimine göre d...

Naif Kar Tanesi ve Buz

Kar taneleri naif, insanlar buz. Küçücük. Birbirinden dağınık milyarlarca tane. Birkaçı burnumun üstüne konuşlanıp kendini bırakırken indiği yerde, bir diğer grup saçlarımın arasında yok oluyor. Dokunmak istiyorum. Bakmak istiyorum gerçekten hepsi de altı köşeli kristaller mi diye... Sonra banane bilim yanından diyerek avuçlarımı onlara doğru açıyorum. Parmaklarım yakalamak istiyor taneleri. Yakından. Daha yakından tanımak istiyorum saniyesinde yok olacaklarını bile bile. -Ama alışılmış ironi ile, elimde eldivenlerle.- İşte o an babam fısıldıyor kulağıma " Koruma iç güdüsü ... " Susturuyorum tabii. -Evvelde de çoğu kez yaptığım gibi.- Çocukluk oyunumu hatırlayıp, ağzım açık göğe bakarken kar tenelerinin dilimde, dudaklarımda eriyişini hissediyorum. Eldivenle parmaklarımdan esirgediğim kar naifliğini daha gerçek yaşıyor böylece ruhum. Seviyorum. Küçücük, birbirinden dağınık milyarlarca pamuk tanesinin masum uçuşmalarını izlemeyi seviyorum... Derken üşüyorum. ...

Saçma

Kendim olmama izin ver.  Kim olmamı istediğini bilmiyorum. Neyin olmamı istediğini de.  Sadece senin olmamı istediğini biliyorum.  Alakamız her neyse; çalışanın, kadının, komşun, arkadaşın, kızın olmamı...  Sen ne istiyorsan bende onu gördüğünü biliyorum.  Göremediğinde beni itici bulduğunu da.  Saçma. Yok sayıyorum.  En çok da dizüstü çoraplarımla yargılanmama aldırmıyorum. 

Yağmurun Sesi

Bir kış gecesi yanıp sönen mumu izledin mi hiç? İzlediysen bilirsin ki fısıldamayı çok sever ateş -onu dinlemeden eriyen bedenine rağmen-. Peki, ya bir kış gecesi balkonda otururken üşümenin keyfine vardın mı hiç? Vardıysan bilirsin ki tüylerin dikeldikçe kendine gelir tüm rüyaların. Silkelenirsin ardında bıraktığın reel kırbaçların ben demiştimliğinde... Bir yandan o sırada, Dolunay gökte. Yollar bomboş kalmış akreple yelkovan gece 3'ü 5 geçe. Sessizlik fısıldaşıyor. Bacaklarım boşalmış yorgunluğumun üzerine içtiğim 3 kadeh viskiden. Kendimi dinliyorum. Sessizliğimi dinliyorum. Duydun mu? Demek ki ben bile sessiz kalabiliyorum. ... Keşke... Keşke sen de kalabilseydin. Keşke sen olmasaydın gecenin sessizliğini bozan. Yağmurun sesini dinlerken, kulaklarımda çınlamasaydı 3 gün evvel söylediğin yıkımlar. Ama olsun. Mavinin hatrına kopsun fırtınalar. Sonuçta toprağın kokusu değil mi bana nefesimi veren... Varsın yağsın nefretinde yıkımlar.