Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aysel Düşününce

Üzerindeki polar pijamaları ve kafasındaki ev topuzuyla oturmuş bilim kurgu romanı okuyordu Aysel. Tam da gemideki Cylon deşifre olacakken   aklına hayatına dair anlamsız bir ayrıntı takıldı. Oysa, Aysel böyle şeylere asla takılmazdı. Elinde tuttuğu beton sertliğindeki kahvesinden çıkan buharlar gözlüğünün camlarını buğulamaya başladı. Sevmedi Aysel bu durumu, hemen doğruldu ve fincanını kenara bıraktı. Onu, bunu, şunu, onları düşündü ama böyle de bir yere varamadı. Sırf üşendiği için süt eklemediği kahvesi bile ona bu gerçek kadar koyu kaçmamıştı. Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü.  Yetmedi, hayatına giren adamlara sövmesi de onu rahatlatmadı. Durdurmak ne mümkün Aysel'i? Hızla salladığı sağ ayağından çıkmak üzere olan uyku çorabını çekiştirirken, kucağında açık kalan kitabının 213. sayfasının ucunu kıvırıp kapattı. Oysa, onun için kitap sayfalarını kıvırmak, saçına yapışan sakız kadar can sıkıcıydı.  Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü; nesinin eksik olduğunu anlama...

"Canım senin paranı almak istemiyor." dedi bana

Bugün 19:30 sularıydı... Önce beni almak istemedin, Sonra vitesi geri takıp yanıma geldin. Hey hey hey taksici, Neden ilk seferde beni reddettin? Ben binince radyonu kapadın, " Başka müşteriye gidecektim " deyip bana dırdır yaptın Hey hey hey taksici, O zaman beni niye aldın? Vardık bizim lokasyona, " Burada ineceğim " dedim, dursana. Hey hey hey taksici, Niye beni 29 metre öteye bıraktın? Parayı uzattım almadın, Beni bu hareketinle dumura uğrattın. Hey hey hey taksici, Niye aynadan bana öyle baktın? " Canım senin paranı almak istemiyor " dedin, " Olmaz öyle şey " dedim diye bana zılgıtı çektin. Hey hey hey taksici, Sen bana bunları niye ettin? " Canım istemiyor da ne demek, alın lütfen şu paray ı" dememle bir oldu terk etmem korkudan sarı aracını. Hey hey hey taksici, " İnsene beee! " diye para uzatana bağırılır mı? Psikolojim bozuldu sayende, Dörtlükler yaz...

Salıncak

Görsel kaynağı Salıncak sallanıp duruyor; bir öne, bir arkaya. Rüzgâr homurdanınca salıncak; bir sağa, bir sola. Derken sen geldin diye; kinetiğini yitirdi halatlı tahta. Sallanmayan salıncak mı olurmuş? Git başka kumsalda oyna.

Freud'un Kanepesi Murdar Olmasın:(

Biraz rötarlı oldu ama önceleri; Ne dilim vardı da konuşabildim, ne ellerim gitti de buralara yazabildim. Galiba ben bu haberi ancak hazmedebildim. Vay beni, vaylar beni; Babamın kanepesi dillere düştü... Ah, şu kanepenin bir dili olsa...

Nankör Kedi

Fazla mı tombul parmaklarım,  uzanamıyorlar yaz köşesinden kış köşesine. bir şarkı mırıldanıyor akordu bozuk piyano gaipten, notaları şaşsa da müziği pek derinden; vurgun yersin dibe çok inersen. seslensem rastgele de, sen ses versen böğründen. sonra bir gıcık tutsa yakanı, tutsa fırlatsa hacı yağını, sen neden hâlâ okuyorsun ki, sevdin mi yoksa saçmalamayı? (gülücük)

Arzunun Bağlaç Hali

Uzun yolculuğun ardı ile yoğun temponun aralığında, otel odamdaki yalnızlığımın keyfini sürüyorum. O kadar ki, yarın mini barın tutarını yarın sorgulamayacağımı bilsem minik şişelerin dibini göreceğim... İşte, tam da böyle bir anda deniz kokusunun tenimi okşadığı ilhamla kelimelere susuyorum. Ben bardağı dolduruyorum ama siz kime içirmek istersiniz bilmiyorum. Görsel kaynağı Düşünüyorsun beni, düşlüyorsun, özlüyorsun hatta  kelimelerim bile heyecanlandırıyor  hücrelerini. Ama, korkuyorsun, korunuyorsun, kovuyorsun; ancak REM uykun açığa çıkarıyor bana olan hislerini. Çünkü, siniyorsun, yediremiyorsun, sevmiyorsun, uyanıkken zor geliyor karşımda büründüğün zafiyet hali. Kim bilir, hangi bedenleri severek kendinden saklıyorsundur, yanında olmam için her şeyi verebileceğin gerçeğini. Kelimeler bitti. Zaten bağlaçlar da yetmezmiş  bağlamaya   kopmuş cümleleri.

Yatak Muhabbeti

Bazı zamanlar, -hedef göstermek gibi olmasın ama özellikle de bu zamanlar- insanın yataktan çıkası gelmiyor. Bilindik fantezinin anahtar kelimeleri vardır ya: Pijama, battaniye, film, kitap, müzik, sıcak şarap ya da çikolata... -hatun kişi isen bir de ev topuzunu ekle onlara- Hepsiyle bütünleşmek istersin dışarıda yağmur yağarken yatağında. İşte, bu tembel halet-i ruhiyeni sürdürürsen fazlasıyla, klinomanik * kişi diyorlarmış beyaz önlüklü odalarda adına. *Yataktan çıkmama isteği/takıntısına sahip olan kişi

5 dakika

Beş dakikam var sadece. Yazıyla "beş", rakamla "5" dakika var sana olan hislerimi anlatmaya. Sonra kapatacağım şalterleri yeniden. Ne heyecanım kalacak sana karşı ne de arzum. Sadece 5 dakika. Sonrasında ben yokum. 5 dakika verdim sana "biz" olmaya, Ama sen yoktun. Şalterler kapandı. Yelkovanla akrep sallamıyor artık seni. Şimdi git. Zamanın geçti.

Gaz

? Her şey bir toz bulutuyla başladı, Diler ve bilirim ki yine bir toz bulutu ile sona erecek... Fizikten siyasete uzanan metaforun dibinde herkese tanıdık gelen maddeninin düzensiz hali: GAZ Onu deplasmanda yemeye çok alışmıştım ama evimde otururken yemek de ayrı bir hava kattı varoluşuma! Kadıköy'deyim. Anneannemin evinde. Kim derdi ki naftalin kokan bu evin kokusunu bir gün biber gazı dolduracak. Kim derdi ki Taksim'le başlayan bu toz bulutu gün geçtikçe tüm posta kutularına sızacak. Kim derdi ki devlet tarafından yıldırılmış bir neslin çocukları yeni devlete meydan okuyacak.

Pazar Karalaması - 2020 Olimpiyatları

Esra Elönü " Geziciler olimpiyat halkalarını burunlarına taksın !" der; Suat Kılıç ise " Kına stokları tükenmiş! " Bir solukta 2020 Olimpiyatları'nın ev sahipliği hayali suya düşerken, beklenen sansasyonel açıklamalar da sırayla gündemi meşgul ediyor. Peşin olarak dile getirmek isterim ki 2020 Olimpiyatları için Türkiye'nin seçilmesi lehimize sonuçlar doğururdu. İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun bu durumun bize dolaylı ya da doğrudan, maddi ve siyasi anlamda getirileri olumlu olacaktı... Ayranımız yok içmeye! Her ne kadar Gezi'yi ve Gezi'deki biz 'gezizekalı'ları bu hezimetin sebebi olarak lanse etmeye çalışsalar da, bu seçimde ülkelerin değerlendirildikleri aday ülke hazırlık sunumlarının teslim tarihi Gezi'nin çok öncesine dayanıyor. Bu herkes tarafından bilinen bir gerçek olmasına karşın, kılıf uydurma maksadı ile ülkemizin reeldeki yetersizliği ve tüm dünyada arka arkaya yankı bulan, Türk spor tarihine leke süren dop...

Kelime Oyunu

Hıfzı Topuz, Şafak Pavey, Aydın Boysan, ... Bana ya da bloguma aşina olanlar bu isimlerin ne anlama geldiğini; b iri için bir günde 15 saat yol çektiğimi, diğeri için tüm gün sağa sola koşturduğumu bilir. Ama bu defa kendimi bile şaşırttım! Ali İhsan Varol TV'de izlediğim tek program olan Kelime Oyunu 'nun sunucusu; ekranda görmeye çok alışkın olmadığımız türde; zarif ve bilgili adam.  O kadar uzun zamandır izliyorum ki onu ve bu sıcak yarışmayı; aklımda yarışma fikri yokken sırf tanışabilmek ve o atmosferi solumak için bir gece -birkaç kadehten cesaret- alıp yarışmaya başvurdum.  Sonra ne mi oldu? Silkelenasyon ' a rağmen birincilik! ^^ Hayatımın en güzel ve keyifli günlerinden biriydi.  Kelime Oyunu Ekibi de en az sunucuları kadar sıcaktı.  Elimde olsa yeniden katılmak isterim. Doğukan, Behal, İhsan Bey, Cengiz Abi ve Çınar Ali İhsan Varol'a gelince, ekranda göründüğünden de fazlası. İnsanın "abim, babam, komşum, patronum, bakkal amcam olur mus...

Tatlı Rüyalar

Odamızın kapısına bir çivi çaktım, üzerine de sarımsak astım!  (Gayrı uzak durmalıydı iblisler...) 01:43 Rüzgar homurdanmaya başladığında ürpermişti içim: "Ayrılığın uğultusu olabilir bu..." Ben de yalnız uyuyacağım bu gece için silahlarımı kuşandım. Yastığımın altında bir bıçakla, gece lambası ışığında dua ediyorum: bildiğim tüm dillerle, bilmediğim bütün dinlerde. 02:09 Belki pazarlık ederiz diye tüm birikimim komidinin üzerinde. Çırçıplak, gözlerim odanın kapısında, nöbette. Neyim var neyim yoksa vazgeçtim: sadece uyumak istiyorum. 03:22 Evin içinde tıkırtılar; kendimi yorganın altına saklansa tüm kötülüklerden korunacak küçük bir kız çocuğu gibi hissediyorum. Oysa hiç de sevimli gelmezdi zatıma bu gardını düşürmüş pozlar... 03:24 Sahi, çocukken daha mı kolaydı korkular? Bir de, büyüdükçe yalnız mı kalır tüm çocuklar?  03:30 Sarımsaklar kokar...  03:44 Ay ışığı görülmüyor; husuf var bu gece.  Peki ya ben ne yapacağım olu...

02.07.2013

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Artık o kadar çok şey yazmam gerekiyor ki, kendi inime dönüp keyfi iki kelam edemez oldum... Burada değilken neler mi oldu? Çok şey değişti, bir o kadar da her şey aynı. Nereden başlasın bilemiyor insan; zaten oturup da kendimi anlatmak değil istediğim. Maksat bunca zaman sonra ilk yazım geçiş niteliği ile yerini bulsun. Ama bir #occupygezi gerçeği var ki... Kaç defa yazmak istedim; anlatmak, paylaşmak, şahit olduklarımı buraya dökmek... Yapamadım. İtiraf ediyorum ki içimden geçen duyguları ve söylemek istediklerimi dökebilecek kadar kuvvetli kelimeler bulamadım. Direniş hakkında yazılacak o kadar çok şey vardı ki, ne nereden başlayacağımı bilebildim ne de sokaklar dururken eve girmek istedim.  Şu anda dahi ekrana bakıyor ve tılsımlı sözcükler bulmaya çalışıyorum.  İşte bunlar kimine göre hep çapulcu, marjinal, ahlaksız duygular. Ama seve seve ve sımsıkı sarılarak yaşadığım ve gerektiğince de yaşayacağım duygular. Bu geçiş yazısında...

Salt İsyan

Göz kapaklarımı aralayamıyorum ki yazılmak için çığlık çığlığa dövüşen kelimelerimi karalayabileyim... Yorgunum,  suskun değil.

Kese Kağıdından Kelimeler

saklambaç? Y azılmayı bekleyen, aklımdan, içimden gelen binlerce düşünce var şu an: biraz öykü, biraz tepki, biraz da günlük tadında...  Ama yazılamayacak kadar biriktiler. Öyle böyle değil, çok biriktiler. Bu birikime eklenenler, en çok da yazarken ketum olduğum yerlerden geldiler. Anlatma ya da anlatmamak arasında araftayım. A slında şu an sadece uzun uzun,  belki de çoğu boş olacak cümleler kurmak istiyorum kendimi kısıtlamadan.  Hani şu hep kurduğum, olabildiğince devrik ve alabildiğine noktasız ilerleyen kelimeler...  Okuyanların, "Acaba yazarken arada bir es vermeyi denesen nasıl olur?" diye tiye aldığı  o pek sevdiğim uzun cümleler. Bu yüzden artık bir yerden başlıyorum: B uraya yazıp da rahatlayamadığım o kadar çok kelimem oldu ki, şimdilerde hepsi heybemden taşmak üzere:  Ülke geneline savuracağım gündemsel küfürlerim, uzaklara yolladığım Mavi sevgilim, göremediğim sevdiklerim, okuyamadığım kitaplarım-dinleyemediğim müzikle...

Rakkase

Evvel zaman içinde,  anason kokusu sinince... Bir rakkase çağrılmış meydana. Saçlarıyla kaparken ensesindeki parmak izlerini,  mest etmiş kadeh dolusu adamları bir bir, kadınca,  sinsi sinsi. Derken raksına başlamış Değince kıvrılan ince beline bir yabancının eli,  göğsüne sıkıştırılan paranın kokusuna takılmış ruhu,  ekşitmiş midesini. Devam etmek istemiş,  ama yapamamış. Göz göze de gelince çalgıcının kemanesiyle, biraz da devirdiği şişenin etkisiyle... Tutamamış daha fazla içinde, çıkarıvermiş ne var ne yoksa saten beyazı bir gömleğin üstüne. Ah! Rakkase, ah! Bir o ayak uydurmuşken bu dünyanın kirli düzenine, o da kapıldı bu meretin karşı konulmaz müziğine. ...Rakkase raksla coştururken aşksız meyhane içinde. Ben deyim şu şaraptan, siz deyin o zırnıktan, kapılıvermiş bir kemancının görmeyen gözlerine, " Belki " demiş, " Belki bir gün severim ben de... ". Bu da bu...

Boş Küme

Ay, yeniden arkamda ve ben yine ondan bihaber.  Aynaya dönüyorum yüzümü ve çıkarıyorum ne varsa üzerimden...  Soyundukça ortaya çıkıyor karalamalarım. Bacaklarımda devrik cümleler, göğsümde imla hatası. Yazamıyorum şu sıra, olmuyor.  Elimde kağıt kesikleri, yerlerde ağaç kanı!

Kesişmeyen Doğrular

Ay inmiş penceremin önüne, perde aralığından beni dikizliyor. Ben ise her şeyden bihaber usul usul çözüyorum gömleğimin düğmelerini aynaya karşı. Dışarıdan gelen esintiyle değil de düşüncelerimle ürperirken tüylerim, aynadaki yansımam pütür pütür tenimi ele veriyor. Dokunuyorum kendime. Seviyorum kendimi daha önce kimselerin sevmediği gibi. Geçmiyor, üşüyorum. Ruhum tek başına dans ediyor. Beynim ise sarhoşluktan dengesiz. Tökezliyorum. Gelmiyor içimden üzerime bir şeyler giymek. Çıplaklığını tadabilmek istiyorum bu defa gerçeğin. Sonra sorgular başlıyor: Sanki bizi kirleten yalanlar değilmiş gibi neden hala herkes giyinik; neden bütün tenler pürüzsüz olmaya çırpınıyor? Geceye bakmak istiyorum, perdemi açmamla beraber karşımda kanımı donduran onlarca bakış. Kınıyorlar beni. Kınanıyorlar çıplaklığımı. Kınıyorum beni sevmeyen o gözleri. Bulamayınca görmek istediğimi, cesaretim kırılıyor. Cenin gibi kıvrılmışken simsiyah çarşafa fısıldıyorum: Bu gece aydınlığım yok Ay'dan yana. ...

Mini Sohbet: Takvim

Hayatı dolu dolu yaşamak güzel fikir de tıpası açık kalmış gibi dibimin; çabalasam da dolamıyorum. Hele ki son zamanlarda hep bitiğim ya da yarım. Kendime kuşbakışı baktığımda iki ana başlıkta her şey yolunda. Geriye kalanı ya kötü ya da bulanık. Önümü göremiyorum. Neye ya da nereye varacağımı bilemiyorum. Hani yolunda giden şu iki şey var ya, işte ben onlardan birinin bile bozulmasına nasıl tahammül ederim? Düşünemiyorum. Melankoli değil bu. Hayır. Melankoli olsa buraya yazmam, kendi kendime yaşarım. Öylesini seviyorum. Hareket eden her şeyi kendince analiz eden benden, kişisel bir durum değerlendirmesi bu sadece. Ne olduğunu ve neye ihtiyaç duyduğunu bilmeli ki insan huzura erebilsin demiş biri. Aslında o biri de benim ama böyle söyleyince daha anlamlı geliyor kulağıma. Nedense hep bir başkasının söylediği daha anlamlı gelir ya kulağa... Oysa ki değil. Bu toplum bizi çok yanlış yetiştirdi. Asıl anlamlı olan senin düşündüğün, hissettiğin... Ben şu an ne olduğumu biliyorum. N...

Seyyar Satıcı ve Zabıta

Bazı zamanlar mutfakta otururken karşıdaki zabıta binasına kamyon kamyon taşınan seyyar satış araçlarını, el arabalarını görüyorum. Bazı zamanlar dediğime bakmayın, ayda en az 1-2 defa denk geliyorum. Düşünün ki bu sayı sadece benim denk geldiklerim... O ezberlediğim sahneleri her izleyişimde hep aynı hislere kapılıyorum. Ne mantığım, ne adalet duygum, ne hijyen tasam; hiçbiri umurumda olmuyor. Sadece ve sadece, üç kuruşunu yatırıp da 4-5 kuruş kazanabildiği ekmek teknesi elinden alınan o insanların neler hissedeceğini; şimdi ne yapacaklarını sorguluyorum. Derken gözüm dalıyor müdürlüğün önündeki dizlerinin üzerine çökmüş satıcıya. Dedem olacak yaşta. Ağlıyor. ... Haberlerde sık sık denk geldiğimiz bir manşet: "Seyyar satıcı atletlere taş çıkarttı"  Sırtlanmış ekmek teknesini, var gücüyle koşuyor-kaçıyor. Arkasından aracıyla zabıta peşine düşüyor. Tam da belki kurtulurum dediği anda karşısına çıkan bir başka zabıta onu durduruyor. Sonrasındaki manzara ise paramparça...

Vatan Haini

Düşündüm de, benden iyi bir vatandaş olmaz. Ne verilen vergiye saygım var, -istemiyorum lalelerle bezenmiş süslü kaldırımlarda gezmeyi- ne de vatanı kollamamıza inancım.  Fırsatım olsa ne kardeşimi, ne sevdiğimi, ne de dostumu yollarım askere. Öyle de yersiz geliyor artık bana "vatan sağolsun"lar, öyle de sahte geliyor "sınırı tehdit eden komşu"lar, öyle de pis akan bir kan var ki damarlarımda:  vatan hainiyim ben. Dedim ya, benden iyi bir vatandaş olmaz. Bunun suçunu da kimse bende arayamaz, zira  iyi vatandaşlar iyi devletlerde yetişir. Nazım Hikmet'in de dediği gibi: "Yazın üç sutun üstüne kapkara haykıran puntolarla: Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala."

Curiosity ve Barış Ünver

Curiosity NASA'nın 14 Aralık 2004 itibari ile geliştirdiği; 26 Kasım 2011 tarihinde keşif amacı ile Mars'a fırlattığı ve bugün, 6 Ağustos 2012 günü başarılı bir iniş yapan keşif robotunun adı. Dilimizde merak anlamına gelen bu isim 9000 isim alternatifi arasından seçilmiş. Bu meraklı robot öyle müthiş ki, Dünya ile Mars arasındaki mesafeden kaynaklı olan gecikmeli sinyallere (14 dk) rağmen tek başına Gale Krateri'ne iniş yaptı. Belki klişe duracak ama bu başarı, bilim ve insanlık adına olağanüstü bir değer taşıyor. Curiosity Mars üzerinde 5-20 km alanda 1 Mars yılı eden, en az 687 dünya günü boyunca keşif yapacak .  Onu bu adreslerden takip edebilirsiniz:    NASA       MarsCuriosityTwitter Barış Ünver http://beyn.org/   adresinin sahibi, genç bir blogger.  İnsanlar onun adını, anayasa değişikliği raferandumu öncesinde (2010) kişisel adresinde yer verdiği düşünceleri nedeniyle, Recep Tayyip Erdoğan tarafından kendisine dava açılan blo...

Savunma Mekanizması ve Ulus

İnsan mental olarak çok derin, yer yer güçlü yer yer değil.  Bazen öyle üzücü ya da tedirgin edici olaylarla karşılaşırız ki, çaresizliğimiz sonucu biz daha kendimizce bir çözüm bulmadan savunma mekanizmalarımız devreye girer.  Terör ve Şehit Bastırma:  Ülkece yıllardır travma halindeyiz. Terör ve savaşında verilen şehitlerin üzüntüsü hayatımızda rutin bir hâl aldı. Eskisi kadar şaşırmıyor, paniklemiyoruz. Bunun yanında aynı derecede üzülüyoruz çünkü insan olmanın önlenemez bir neticesi bu duygu. Ama hiçbirimiz terörle tanışmamış ya da bizim kadar "haşır neşir" olmamış ülkelerin milletleri kadar sağlıklı bireyler değiliz artık. Şehit haberini aldığımız an içerisinde tüm duyguları yaşıyor ve ardından rafa kaldırıyoruz. Ta ki bir daha şehit haberi alana kadar isyanımızı da yasımızı da farkında olmadan bastırıyoruz. Reddetme: Artısıyla-eksisiyle 1974 yılından günümüze dek PKK örgütünün bizimle tanıştırdığı terörden ötürü çatışma riski yüksek sınırlara düşme ihtimal...

Pike

ne yastığa var ihtiyaç  ne de pikeye baza dahi olmasın, sen sokul yeter tenime. ister uyanık oluruz,  ister bulutlarda beden olmasa da olur ruh akar usulca damara. varlık mı bu, hiçlik mi? sahi hangimizde gizli  tanrı parçacığı   ? kafam pek karışık, anatomimde de sualler. oysa düşte ne de kolay cevapları: hele bi sen çekiversen  kokumu içine ah bi de inansa midem gitmeyeceğine... işte biz, tam da o düş günü kulluktan çıkıp  belki de pike olacağız

Ünzile Kaç Koyun ediyor?

Bazı zamanlar düşünürüm kendi kendime hayata dair. Kimi zaman insanlar kimi zaman para; kimi zaman savaşlar kimi zaman kutup ayıları… İtiraf etmeliyim ki bu düşünceler arasından en çok da “ aşk” uğrar zihnimin kapısına. Hatta yıllardır o kadar bir parçası oldu ki nöronlarımın, zile basmasına gerek yok, yedek anahtarı var bin bir gözlü bohçasında. Tüm bu süslü kelimelerimle anlatmak istediğim şey şu ki: aşk, yaşasam da yaşamasam da hep aklımda. Üst katımda, yan sıramda; filmlerde, kitaplarda; dostumda, düşmanımda; kafesteki muhabbet kuşlarımda... Sevgi kadar ömrü uzun olmasa da, “ aşk ” bu, yüzyıllardır hâkim insanlığa. Bu bir aşk yazısı, evet. Aşk hakkında ama aşk kokmayan . Aynı anahtarla zihnime konuşlanan fakat diğer akrabalarından farklı olan. Demiştim ya aşkın bin bir gözlü bohçası diye, işte belki de bu eksik kalmış bin ikinci göz. Bütün börtü böcekli; mutluluk ve ihanet arası emsallerinin arasında unutulan, çok fazla konuşulmayan.  Mesela ben, kendi adıma ...

(Ç)Alıntı Blog

Dün gece paylaştığım son yazımın ardından uzun zamandır bakmadığım istatistiklerime bir göz atayım dedim. Gelen blog kanallarından birinin adı hoşuma gitti ve tıkladım. Yazdıkları da ilgimi çekince genel olarak bir göz gezdirdim. Derken, orada kendi yazımı gördüm: Hayal . Bende ki adıyla  Kırmızı Karavan , sevgili Dayatılan için yazdığım yazı. Benim   Hayat Ağacı ' m ve onun  Hayat Ağacı   Benden  Tanıştır Benimle  ve o ndan  Tanıştır Bizi   Ben diyorum  Nereye Varırsa (Lorensa) , ve o  diyor   Nereye Varırsa   Bu da onun bir yazısı, nasıl-ne yazdığına-alıntılara dair:  Yazıyorken Benim, yazılarımın bu sayfada olduğuna dair ne bir bilgim var; ne de herhangi bir yazımın altında ismim. Bu yüzden ilk karşılaştığımda düşündüğüm, iyi niyetle,  "belki de alıntı blogudur" fikrim değişti. Bir de bazılarının orjinal metninden biraz sıyrıldığını görünce dedim ki: alıntı ile çalıntı arasında çok ince bir...

Duvar

... , çünkü sen benden, ben senden, biz ise bizden uzaklaşalı çok oldu. Başlangıçtaki büyü ile eş gördüğümüz benliklerimiz, zaman geçtikçe aramıza duvar ördü. Büyüttüm, büyüttün, büyüdü. Duvar yükseldi; göremez olduk birbirimizi. Sen dedin ki "neden yaptın bunu?". İndirdin balyozunu  bizi kurtarabilmek için  aramıza giren duvarın kalbine. Ben ise "dur" dedim, "durmazsan molozların altında ezileceğim/z". Sen vurdun, ben ezildim. Üstelik duvara asıl sebep de sendin.  ... Vurabilirdim ben de elimde balyoz olmaksızın var gücümle o duvara. Ama yapmadım. Kanasam da, üstüne kanımın sinmiş olduğu moloz parçacıklarını solusan da * durmazdım bir dakika. Ama yapmadım.  Senin duvar diye lanetlediğin aramızdaki son hudutun da yıkılışına seyirci kalamadım. ... Bu yüzden artık dur. Y orma,  yorulma, d ur!   ... Artık sıva zamanı.  Aramızdaki haklı duvarı kabullenip, h angimiz usta diye düşünmeden,  bizimle son bir kez biz olarak barışm...

Yalan Dünya

Kelimeleri olmalı ki insanın,  karşılaştığı her durumda çözülebilsin dili.  O lmasın her şeyi daha da içinden çıkılmaz hale sokan o tutukluk hali. Riya, ihanet, yalan, politika... Ya biz oluyoruz raydan çıkan ya da eşimiz dostumuz oluyor bizi trenin altında bırakan. Her birinde ayrı yanıyor canımız; doluyor kin bohçamız. Derken nutkumuz tutuluyor.  Ne sevdiğimizi söyleyebiliyoruz ne de sevmediğimizi. Ne mutlu olabiliyoruz ne de üzgün. Ne pişmanlıktan bahsedebiliyoruz ne de af dilemekten. Her şeyin taktik ve maske olduğu dünyamızda, tutuk kaldığımız tek gerçek ölüm.   Geriye kalanın hepsi,  en masumun bile gizliden sahte olduğu yalan dünya. Hâl böyle olunca dürüst olmak gitgide zorlaşıyor insanın doğasında. Hele ki (zamanında) sevdiğin insanlardan gelen hayâsızlıklarla. Hele ki (hâlâ) sevdiğin insanlara yaptığın hatalarla. Susmak istemiyoruz çoğu kez: gördüğümü gör-bildiğimi anla   demek istiyoruz bizi yoran ki...

Sivas Katliamı

Olay: Katliam Tarih: 2 Temmuz 1993 Yer: Madımak/Sivas Ne üstadlar, alimler karalamış kelimelerini; ne yetenekler vurmuş duygularını sazına... Aradan geçen bunca yıl içerisinde ne acısı geçiyor bu utanç dolu lekeli olayın, ne de insana verdiği kin duygusu... Diri diri tam 37 canın, yavaş yavaş, ne olduğunu anlayamadan küle dönmesini izlediler. Diri diri tam 37 canın, şaşkınlık ve korku içerisinde kendilerini dışarıya atma çabalarını, zevkle ve inançla izlediler; dışarı çıkabileni de linç ettiler. Diri diri tam 37 canın, önce saçları ve vücudundaki tüyler, ardından derisi, sonra sinir uçları ve bütün bedeni yandı. Yavaş yavaş, acı ve çığlıklar içerisinde. Diri diri tam 37 candan, belki de bir kaç tanesi diğerlerinden önce karbonmonoksit zehirlenmesiyle ölecek kadar şanslıydı. Önceydi belki ama yine yavaştı. Diri diri tam 37 canı, ne olduğu belirsiz-kime çalıştığı belirli mahluklar, planlı ve inançlı bir şekilde yaktılar! Zaman zaman hortlar içimde Madımak...