Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yoldan (1)

Metrodayım... Yerin onlarca metre altında bir vagonun içinde karşımda duranlara bakıyorum.  Bacaklarım ağrımasa İngiliz Kraliyet Ailesi mensubuymuşum nezaketinde gözüme kestirdiğim amcaya yer vereceğim. Zira yaşça biraz geçgin, halce bir hayli yorgun görünüyor. Ama yeniliyorum kendime. Öyle titriyor ki bacaklarım, kalkarsam düşerim diye değil de görenler bakar durur stresiyle oturuyorum nazik yerimin üstüne. Amca bakıyor yüzüme...  Gözlerimi kaçırıp sola dönüyorum, belki benden de genç simalarla dolu uzun bir sıra... Sağa dönüyorum yaş ortalaması biraz daha yüksek ama her biri ayaklanabilir yer vermek için amcaya. Derken yanımdaki kalkıyor. Boşalan koltuk için amca harekete geçiyor ama ardında bir ton poşet, çanta. Baktım kimse yardım etmiyor kalkayım diyorum birkaçını tutmasına yardımcı olmaya. Sonrası dram, sonrası metro gerçeği... Kalmış 8 durak son lokasyona. Amca da ben de yanyana devam ediyoruz yola  -ayakta-.

Nereye Varırsa (Lorensa)

Bu yazı öylesine, nereye varırsa... Ben de zaten öylesine bir insanım, ismim Lorensa Hayat ne kadar da garip. Şimdi, şu saniyelerde dünyaya gelen binlerce bebek var. Annelerinin gözlerinden burun kemerlerine yaşlar süzülüyor. Binlerce yeni çığlık, binlerce kesilmiş göbek bağı-hoş geldin kurdelesi. Öte yandan yine aynı saniyeler ölüme ev sahipliği yapıyor. Binlerce insanın enerjisi sönüyor ve hayata veda ediyorlar. Arkalarında sürüyle üzgün insan... Ölmekten korkar mısın diye sorsanız, "hayır" derim. Korktuğum ölme eylemi değil, nasıl öleceğim... Canım acıyacak mı; yanacak mıyım yoksa boğulacak mı? Ama bundan da ötesi, ardımda bırakacaklarım. Düşüncesi bile üzücü, ürkütücü. İyisi mi düşünmeyeyim. Zaten konum da aslında ölüm değil. Sadece kelimeler beni nereye götürüyorsa oraya sürükleniyorum. Aklımda yine ölüm- yine mi ölüm-! Kim bana söyleyebilir ne zaman öleceğimi? Ya da kim aynaya bakıp "bunlar son günlerim" diyebilir durduk yere kendisine?  Kimine göre d...

Naif Kar Tanesi ve Buz

Kar taneleri naif, insanlar buz. Küçücük. Birbirinden dağınık milyarlarca tane. Birkaçı burnumun üstüne konuşlanıp kendini bırakırken indiği yerde, bir diğer grup saçlarımın arasında yok oluyor. Dokunmak istiyorum. Bakmak istiyorum gerçekten hepsi de altı köşeli kristaller mi diye... Sonra banane bilim yanından diyerek avuçlarımı onlara doğru açıyorum. Parmaklarım yakalamak istiyor taneleri. Yakından. Daha yakından tanımak istiyorum saniyesinde yok olacaklarını bile bile. -Ama alışılmış ironi ile, elimde eldivenlerle.- İşte o an babam fısıldıyor kulağıma " Koruma iç güdüsü ... " Susturuyorum tabii. -Evvelde de çoğu kez yaptığım gibi.- Çocukluk oyunumu hatırlayıp, ağzım açık göğe bakarken kar tenelerinin dilimde, dudaklarımda eriyişini hissediyorum. Eldivenle parmaklarımdan esirgediğim kar naifliğini daha gerçek yaşıyor böylece ruhum. Seviyorum. Küçücük, birbirinden dağınık milyarlarca pamuk tanesinin masum uçuşmalarını izlemeyi seviyorum... Derken üşüyorum. ...

Saçma

Kendim olmama izin ver.  Kim olmamı istediğini bilmiyorum. Neyin olmamı istediğini de.  Sadece senin olmamı istediğini biliyorum.  Alakamız her neyse; çalışanın, kadının, komşun, arkadaşın, kızın olmamı...  Sen ne istiyorsan bende onu gördüğünü biliyorum.  Göremediğinde beni itici bulduğunu da.  Saçma. Yok sayıyorum.  En çok da dizüstü çoraplarımla yargılanmama aldırmıyorum.

Yağmurun Sesi

Bir kış gecesi yanıp sönen mumu izledin mi hiç?  İzlediysen bilirsin ki fısıldamayı çok sever mum -onu dinlemeden eriyen bedenine rağmen-. Peki, ya bir kış gecesi balkonda otururken üşümenin keyfine vardın mı hiç? Vardıysan bilirsin ki tüylerin dikeldikçe kendine gelir tüm rüyaların. Silkelenirsin ardında bıraktığın reel kırbaçların ben demiştimliğinde... Bir yandan o sırada, Dolunay gökte. Yollar bomboş kalmış akreple yelkovan gece 3'ü 5 geçe. Sessizlik fısıldaşıyor. Bacaklarım boşalmış yorgunluğumun üzerine içtiğim 3 kadeh viskiden. Kendimi dinliyorum. Sessizliğimi dinliyorum. Duydun mu? Demek ki ben bile sessiz kalabiliyorum. ... Keşke... Keşke sen de kalabilseydin. Yağmurun sesini dinlerken, kulaklarımda çınlamasaydı 3 gün evvel söylediğin yıkımlar. Ama olsun. Mavinin hatırına kopsun fırtınalar. Sonuçta toprağın kokusu değil mi bana nefesimi veren... Varsın yağsın nefretinde yıkımlar.

Yaşasın Kötülük [LGBT]

Sevmeye ara verelim sevgili... Değmemesi gereken ellerimiz birbirine değdiği için yerle yeksan oluyor bir aile. Nefesimi kulağında hissettiğinde anlı kanıyor simitçinin. Yanıma sokulduğunda kesiliyor elektrikler.  Kasıklarıma dokunduğunda can veriyor merdiven altı kürtajda bir beden. Sana 'seni seviyorum' dedikçe fırıncıyı günaha sokuyor yere düşürülen ekmekler. Birbirimizi ısıttıkça soğuktan donuyor yazın göbeğinde sabi bebekler. Sarılıyoruz, insanlar ölüyor. Öpüşüyoruz, insanlar ölüyor. Sevişiyoruz, insanlar ölüyor. Kötülük bu denli legal olmuşken, masumiyetimiz cehennemi körüklüyor. İyisi mi ayrılalım sevgili. Gaddarlıkları kapıya dayanmadan önce saf günahlarımızı da alıp buralardan gitmeli.

Beklemeyelim

Deri ve kemiklerle şekillendirilmiş yıldızlarız biz...  Yalnız kalmak için bahaneler bulan adalarız.  Tatmin ve arzularımızın yaşattığı hayalperestleriz.  Yaptığı planları tutmayan, sonra da onların yasını yaşayanlarız.  Dinazorları unutmayan, mamutları geri bekleyenleriz.  Büyük patlamadan korkan, tanrı parçacığını bulamayanlarız.  Baksana...  Birbirinin etrafında dönen aylarız biz.  Sevmek için daha ne bekliyoruz?

Yanlışsın

An olur, hayattaki her şey sana yanlış gelir, 'ah' olur, sen hayattaki en yanlış şeysindir! Eve götürülen yanlış bavul gibi uyanırsın bir sabah, neredesin, içindekiler neden darmadağın edilmiş diye düşünmekten kafayı yersin. Ayılmak için girdiğin kahve dükkanında 'White Mocha' dökülür bacaklarına, tarlada güneşin kavurduğu aç çocuklardan yemek çalan işçilere dönersin. Gömülürsün dosyalara, kendini havaalanı kontrolüne takılmış free shop paketi gibi emanette hissedersin:  1 litreden fazla gelmenin borcunu ödediğin bu paradoksta, şu içi alkollü dışı ayık şişeler gibi yalnız ve konu mankenisin. Derken, yanlış yankesici soyar seni, çünkü sürekli yanlış zamanda yanlış yerdesindir. Bir yerlerde koza bırakan kelebeğin kanatlarına mandal taktıkça, kendi yankesicinin yevmiyesini ötekileştirdiğine parsellersin.  Özetle, salça üzerinde yeşermiş mikro orman gibidir hayatta kapladığın yerin; ayrıca yükselenin bile hesapta yanlış, zaten sandığın gibi 'baykuş' burcu bi...

Hurç

Cismini anneannemin evinde öğrenmiştim, adını ise sonralar da. Evde ayak altından kalksın istenen her ne varsa tıkılırdı içine. Kimi zaman nevresimler kimi zaman kışlıklar. Yaz bitince yazlıklar... Hafızamda yer eden istikameti ise tavan altı. Tavan arası değil, üstü de değil. Aslında ne denir bilmiyorum ama galiba "tavan altı". Zira dar koridorun karşılıklı duvarlarına yerleştirilen destekler üzerine konulmuş tahtalardan oluşan bölmeler vardı evde: L şeklindeki koridorun bir başında, bir de L köşesinde olmak üzere iki tane tavan altı. Kullanılmayan eşyalarla birlikte hurçlar oraya kaldırılırdı. Bir de tavana çakılan çivilerle tutturulan örtüleri olurdu onların. Koridorda yürüyen kafasını kaldıracak olursa içindekileri perdelerdi o örtüler. Tavan altından bir şey almak gerektiğinde, televizyonlu odanın küçük ve kapalı balkonunda duran merdiveni kullanırdık. O merdivene tırmanıp ne var ne yok diye bakmayı ne de severdim çocuk dünyamda. İlk bir sefer neyse de, her defa...

Savunma Mekanizmaları ve Ay

Uzun zaman oldu Ay'a yazmayalı... Oysa çok daha yakın olalım diye kavramamış mıydım onu ellerimle? Bir tek benim etrafımda dönsün diye indirmemiş miydim asılı kaldığı gökyüzünden? Demek ki onu boğmakla yanlış yaptım. Sevmeyi beceremedim.  Göğsüme yasladığım yüzü karanlıkta kalınca aydın yanını tek başına sevemedim. Ne mi oldu? İşte, birkaç savunma mekanizmasıyla son durum: Ay ve ben bir süredir konuşmuyoruz. 1) Bastırma: Anlamadım, konu nedir? 2) Bahane bulma (Mantığa bürüme): İyi de, zaten çok konuştuğumuz da yoktu... 3) Yansıtma: Konuşmuyoruz çünkü onun tek dünyası olmamı istiyor. Elinden gelse beni alıp gezegeni yapacak. 4) Karşıt tepki geliştirme: Bence beni çok boğmamalıydı. Kıskançlığın ve sahiplenmenin de bir dozu olmalı canım. 5) Hayal kurma: Oysa şimdi yanıma inse. Yine penceremden beni izlese. Gel dese bana. Gel de pencereni arala... 6) Kaçma: Konuşmazsak konuşmayalım. 7) Yön değiştirme: Konuşmamamız mesele değil. Benim derdi...

Dilemma

İn insanın içinde, dibinde, derininde. İnsan ininin dışında, uzağında, sığlığında. Bu karambole gidişler neyin kafası bilmem ama, Çok fena kaşıyor bizi bu dilemma.

Külüstür

Ben sana aşık oldum Külüstür. Sen devdin, bense yeni yetme. Altında kaldığım an daha da büyümem sandın ama bak, büyüdüm. Stockholm Sendromu deseler de adına, Ben sana aşık olduğumda Külüstür, Ne dediklerini anlamadığım gibi üstüne bir de sana doğru süzüldüm. Sen mi? Yine anlamadın Külüstür... Zor da değildi aslında, Belli ki ilk ezilişte aşktı benimkisi.  Belli ki benden habersizliğindi çürüten seni. Ama bak, ne olursa olsun ben içinden büyüdüm. Şaşırmadan dinle.

Kaya (Marble)

Mevzubahis, d algalarla olan münasebetinden alsa da fotoğraftaki rengini, özünde kar beyaz olan, nam-ı diğer marble bir kaya. Bir kayanın üstündeyim. Çıkıntılı, hafiften rahatsız bir kaya. Ama yerleşecek kıvamda bir düzlük buluyorum yıl boyu masa başından kalkmayan "rahatı yerinde" yaşamıma. -"Kaya" sınıflandırmama kanma, "marble" diyorlar adına buralarda.- Yirmi metre ötesi lacivert, berisi yeşil bir deniz var ayaklarımın altında. Biçimsiz, sıra sıra turuncu dubaların ardından gelen dalgalar yüzüme patlıyor köklerime çarptıkça. Islanıyor tüm dünyam. Sırılsıklam oluyor bacaklarım, gözlüğümün camı ve iki kelam etmeye çabaladığım, tavernadan rica edilmiş kenarı yırtık kağıt parçası. Ama umursamıyorum. Bir tek kelimelerim ölümsüzleşirken destek olan kitabın ıslanmasına içleniyorum. -Sayfasını kıvırmaya bile kıyamadığım kitabın ıslanmasına.- Ne akan mürekkep ne de etkisi geçen güneş kremi kaldırabiliyor beni olduğum yerden. Öylesine huzu...

"Siz Beni Artık Sevmiyorsunuz!"

... diye surat asmıştı okurlarına -kimse görmedi-.  Oysa, eskisi gibi yazsa belki de böyle bir trip hiç gerekmeyecekti. Oturdum ve eski yazılarıma baktım. Çoğu ne kadar toy, ne kadar naif, ne kadar da umut dolu. Dağınık cümleler, imla hataları... İnsan bir garip oluyor kendi yazılarını okurken;"o" günü, yazdığı hislerini hatırlarken. Hele o uzunun da uzunu cümlelerim... Ne de çok yazmışım. Ne de çok yazacak şey bulmuşum. Şimdi o kadar yazamıyor oluşuma kızgınım. -Yazacak şeyim olmadığından değil, yazamayışlarıma kızgınım- En çok kendime, azdan da biraz fazla size kırgınım. Nerdeyim? Nerdesiniz?

Bu 19 Mayıs Hüzünlüyüz...

Günlerdir nefesimiz kömür karası... Ama onun fotoğraflarına bakmak bile temiz bir nefes! Nefes.  Minnet. Borç.  Özlem.  Sevgi.  Zoraki, korkuyla, putperestlikle değil candan sevgi.  En çok da nefes.  Nefes  Nefes  Nefes  Yüz ifadesi bile nefes!

SOMA'da İşkence Görüyoruz

Oturtulduk bir sandalyeye, işkence görüyoruz. Ellerimiz arkadan bağlı, ayaklarımızda prangalar. Kapatamayalım diye bantladıkları göz kapaklarımız yetmezmiş gibi bir de ağzımıza koca bir çorap tıktılar. Alay eder gibi zevkle izlettiriyorlar, dinlettiriyorlar, okutturuyorlar. Öyle ki bu işkenceyle açlık değil, Susuzluk değil, Darp değil, İnsanlık öldürüyor bizi. Soma bir kez daha yüzümüze vururken işlevsizleştirilişimizi, Nefes alamıyoruz. Sonunda tüm millet bir olduk, işkence görüyoruz.

İyi Bayramlar & İyi Ki Doğdum

Bu bayram hep kutlansın Bugün, sokakta, internette, televizyonda, arkadaşımızın suratında... Nereye baksak 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı var. Bugünü, kimi ülkemizde çocukların olumsuz koşullarına ve çiğnenen haklarına dikkat çekerek, kimi de Mustafa Kemal'in armağan ettiği bayramımızı kutlayarak tamamlayacak. Kimi böyle günleri kutlamayı anlamsız bulduğunu söyleyerek kutlayanlara sataşırken, kimisi falanca yerde çocuklar ölürken siz bayram mı kutluyorsunuz dramasına *   kapılacak. Ben mi? Ben bugünü kutlayanların harmanlanmış düşüncelerine sahibim, sivri köşelere çekilmeye gerek yok. 23 Nisan, motivasyon ve değerleri "hatırlamak" adına güzel bir bayram. Ama aynı şekilde her güne işlenmesi gereken çocuk hakları sorumluluk bilinci ne de dair dikkat çekmek için ideal bir gün. "1" Gün Aslında, "önemli olan bir gün değil, her gün" demeci klişeleşmiş gelse de çoğu kişiye, atlanılan yadsınamaz bir gerçekliği olduğunu savu...

Tabu

( Girizgâh 'ın ardından...) Söylemek istediklerimi söyleyemediğim, yaşamak istediklerimin önüne kendi ellerimle set koyduğum bir günün daha ardından odamdayım. Ay inmiş penceremin önüne, perde aralığından beni dikizliyor. Ben ise ondan bihaber usul usul çözüyorum gömleğimin düğmelerini aynaya karşı. Dışarıdan gelen esintiyle değil de düşüncelerimle ürperirken tüylerim, aynadaki yansımam pütür pütür tenimi ele veriyor. Dert etmiyorum pürüzsüz olmayışımı. Dokunmaya başlıyorum kendime. Seviyorum kendimi daha önce kimselerin sevmediği gibi. Ama fayda etmiyor, üşüyorum. Yorgun ve susuz kalmış bedenim uyumak isterken, aklım her günü birbirin aynısı olan rutin hayatıma dair soğuk sorguların peşinde. Bedenim başka şey istiyor, aklım başka derken unutuğum ruhumu tek başına dansa kalkmış halde buluyorum . Hepsini bir araya toplayacak beynim ise sarhoşluktan dengesiz. Dünyası dönüyor, midesi bulanıyor. Hiç olmazsa sabaha iyi uyansın diye bir bardak su almaya mutfağa gidecekken, yuları eline...

Tekboynuz

Yaşadıklarımıza, şahit olduklarımıza, işittiklerimize inanabiliyor musun sevgili okur? Biliyor musun, ben inanma evresini geçtim, her defasında biraz daha kanıksıyor olmaktan korkuyorum. Zira, bugüne kadar hiçbir pesimizm türü bu denli kötü niyete bulaşmamıştı. Ve hiçbir hata tüm bunları olağan kabul etmek kadar tehlikeli olmamıştı. Keşke okumakla kalmasan ve desen şimdi bana, " bak bu ilk değil, evveli gibi bu da geçip gidecek..." Neyse. Kendimi kötü hissediyorum sevgili okur. Yorgunluğundan ölüyorum tüm bu olanların. Kulaklarım patlıyor konuşmayanların sessizliğinden. Acı bir tat geliyor ağzıma söylenmemiş sözler yüzünden. Beynim karıncalanıyor bildiklerimden. Oysa bilinmeyen bir dünya ne güzel olurdu değil mi? Çünkü bilinenler bizi hayli tüketiyormuş gibi görünüyor. Mesela bu gece yatağımıza gitsek ve uyusak, yeni günde olayların farklı olduğu diğer bir dünyada açsak gözlerimizi ne güzel olurdu değil mi? Öyle bir dünya ki, sessiz boyun eğişimiz, sessizliğimiz a...

Penguenler Gibi Sev Beni

Sev beni. Öyle çok sev ki, sevgini gördükçe gülümsemeye başlayayım. Seni de sevgini de alıp sımsıkı sarmalamak için çıldırayım. Uğruna saçımın yarısını siyaha, yarısını beyaza boyatayım. Yeter ki penguenler gibi sev beni. Sev ki, düşmeden ben seni, penguenler gökyüzünü seyre dalabilsin.

Mutsuz Aşk Vardır

Minik bir öykü yazdım, adını "Karanlık" koydum.  Mutsuz Aşk Vardır   demek için bu defa kitapla buluştum.

Tabu (Girizgâh)

Ay ışığı vururken aynama, kaybediyorum tüm ezberleri. Reddediyorum başkalarının yonttuğu benliğimi. Öğretilenlerden sıyrılıp doğrularımı ayıklamaya başlıyorum nöronlar arasında. Ben kurcaladıkça dengesi bozuluyor beynimin, sarhoş oluyor, midesi tutuyor.  Kendimi bulmanın arifesindeyken çömezliğimden sebep dünya dönüyor, beceremiyorum. Çuvallamam yetmezmiş gibi bir de halime isyan eden aklım yuları eline almış, bana hükmediyor. Hakimiyet kuramıyorum üzerlerinde. Kontrolümden çıkmak istiyor ideler.  Var olan  tüm gücümle durun desem de olmuyor.  Tökezliyorum. Oysa bu sırada karanlık tarafım içime istifra ediyor, Dilediğimce konuşabildiğim gibi sevişeceğim de. Susabildiğim gibi reddedeceğim. Görmenizi istediğimde karşınıza geçip pankart kaldırabildiğim gibi, yok olmak istediğimde göz kapaklarınızı bizzat ellerimle indireceğim. Sızıyorum.

Soba Etkisi

Dünya döndükçe yıllar da olanca hızıyla geçiyor. Dizginlenemez bir şekilde gelişen bilim ve teknolojinin paralelinde hayatlarımız da günden güne kolaylaşıyor. Sevmekle kalmayıp bağımlısı oluyoruz basit olan her şeyin. Bu basitlik sadece zihnimizi ve bedenimizi değil, ilişkilerimizi de tembelleştiriyor. Öyle ki, aynı ev içinde ailemizle bile beş dakika sohbet etmeye üşeniyoruz artık. Biz, bir zamanların sobalı evde büyüyen sıcakkanlı çocukları, farkına varmadık belki ama şimdilerde hayatımıza giren ultra teknoloji sonucu mutasyona uğradık... Bundan yıllar yıllar önce, dünya bu kadar küçük değilken, insanlar mikro topluluklar halinde hayatlarını idame ettirirlerdi. Bugünümüzden farklı olarak eskinin tek yerleşim alanı alternatifleri, adına köy ve kasaba dediğimiz alanlardı. Toplum, yardımlaşma, komşuluk ve birlik olma bilinci gibi kavramları insanlar bu küçük zümrelerde doğurmuş olsalar da, bir yerden sonra izole hayat sürmenin peşine düştüler. Ve, daha geniş yaşam alanları...

Mini Sohbet: Evren

Gugulda arattım: “evren kaç yaşında” Solumda evren çıktı 13,8 milyar yıl, sağımda Evren çıktı darağacının gölgesine rağmen 96 yıl. Küstüm kapadım.

Seni Okuyorum

Koltuksuz evin ortasında halıya uzanmış, Matbaadan çıkma bir adama aşık oluyorum. Bitmesin kelimeler, gelmesin sonumuz diye Önsöze dönüp dönüp yazarla yeniden tanışıyorum.

Mini Sohbet: TIRlattık

Mektup* mu taşıyormuş TIR? TIR mektup mu yazmış? PTT'tedeki T'lerden biri telgraf değil de TIR mı? Gülen böyle beddua etmeyi nerden öğrendi? Başım döndü. *Gündemin yeni maskesi mektup. Acaba üzerine pul yapıştırmış mıdır hoca? 

Mini Sohbet: Hayırlısı

Fetullah ah etti, gelen gideni aratır familyasından yeni bakanlarımız oldu. Borsa uf oldu, dolar oh oldu. -Borsa İstanbul'daki kayıp yüzde 3'ü aştı, endeks 67 bin puanın altına geriledi. Dolar desen 2,0868'lerde- Ölene olan, kalana olacaklar hakkında her şey hâlâ halı altında. Onlar çelik ayna oynarken, olan yine sade vatandaşıma oldu, vah oldu. Acun'la da karşılıklı ağlaşamayacağıma göre, az huzur için uyumaya gittim gelicem.

Şişmansın

İbresinin canı yanıyor diye tartmaz oldu kantar bizi. Hep birbirimizi suçladık durduk yıllar yılı Sen saçımı çektin, ben sana çelme taktım. Oysa, şimdi anladım yaptığımız şeyin yanlışlığını, Ya sen gel özür dile ya da sen gel özür dile. Aynaya bakmadan tıkındık durduk yıllar yılı, Sen bana dev anası dedin, bense sana balina. Oysa, şişman olan şey sadece egolarımızdı, Ya sen gel özür dile, önce sen gel özür dile. Görsel kaynağı

Aysel Düşününce

Üzerindeki polar pijamaları ve kafasındaki ev topuzuyla oturmuş bilim kurgu romanı okuyordu Aysel. Tam da gemideki Cylon deşifre olacakken   aklına hayatına dair anlamsız bir ayrıntı takıldı. Oysa, Aysel böyle şeylere asla takılmazdı. Elinde tuttuğu beton sertliğindeki kahvesinden çıkan buharlar gözlüğünün camlarını buğulamaya başladı. Sevmedi Aysel bu durumu, hemen doğruldu ve fincanını kenara bıraktı. Onu, bunu, şunu, onları düşündü ama böyle de bir yere varamadı. Sırf üşendiği için süt eklemediği kahvesi bile ona bu gerçek kadar koyu kaçmamıştı. Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü.  Yetmedi, hayatına giren adamlara sövmesi de onu rahatlatmadı. Durdurmak ne mümkün Aysel'i? Hızla salladığı sağ ayağından çıkmak üzere olan uyku çorabını çekiştirirken, kucağında açık kalan kitabının 213. sayfasının ucunu kıvırıp kapattı. Oysa, onun için kitap sayfalarını kıvırmak, saçına yapışan sakız kadar can sıkıcıydı.  Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü; nesinin eksik olduğunu anlama...

"Canım senin paranı almak istemiyor." dedi bana

Bugün 19:30 sularıydı... Önce beni almak istemedin, Sonra vitesi geri takıp yanıma geldin. Hey hey hey taksici, Neden ilk seferde beni reddettin? Ben binince radyonu kapadın, " Başka müşteriye gidecektim " deyip bana dırdır yaptın Hey hey hey taksici, O zaman beni niye aldın? Vardık bizim lokasyona, " Burada ineceğim " dedim, dursana. Hey hey hey taksici, Niye beni 29 metre öteye bıraktın? Parayı uzattım almadın, Beni bu hareketinle dumura uğrattın. Hey hey hey taksici, Niye aynadan bana öyle baktın? " Canım senin paranı almak istemiyor " dedin, " Olmaz öyle şey " dedim diye bana zılgıtı çektin. Hey hey hey taksici, Sen bana bunları niye ettin? " Canım istemiyor da ne demek, alın lütfen şu paray ı" dememle bir oldu terk etmem korkudan sarı aracını. Hey hey hey taksici, " İnsene beee! " diye para uzatana bağırılır mı? Psikolojim bozuldu sayende, Dörtlükler yaz...

Salıncak

Görsel kaynağı Salıncak sallanıp duruyor; bir öne, bir arkaya. Rüzgâr homurdanınca salıncak; bir sağa, bir sola. Derken sen geldin diye; kinetiğini yitirdi halatlı tahta. Sallanmayan salıncak mı olurmuş? Git başka kumsalda oyna.

Freud'un Kanepesi Murdar Olmasın:(

Biraz rötarlı oldu ama önceleri; Ne dilim vardı da konuşabildim, ne ellerim gitti de buralara yazabildim. Galiba ben bu haberi ancak hazmedebildim. Vay beni, vaylar beni; Babamın kanepesi dillere düştü... Ah, şu kanepenin bir dili olsa...

Nankör Kedi

Fazla mı tombul parmaklarım,  uzanamıyorlar yaz köşesinden kış köşesine. bir şarkı mırıldanıyor akordu bozuk piyano gaipten, notaları şaşsa da müziği pek derinden; vurgun yersin dibe çok inersen. seslensem rastgele de, sen ses versen böğründen. sonra bir gıcık tutsa yakanı, tutsa fırlatsa hacı yağını, sen neden hâlâ okuyorsun ki, sevdin mi yoksa saçmalamayı? (gülücük)

Arzunun Bağlaç Hali

Uzun yolculuğun ardı ile yoğun temponun aralığında, otel odamdaki yalnızlığımın keyfini sürüyorum. O kadar ki, yarın mini barın tutarını yarın sorgulamayacağımı bilsem minik şişelerin dibini göreceğim... İşte, tam da böyle bir anda deniz kokusunun tenimi okşadığı ilhamla kelimelere susuyorum. Ben bardağı dolduruyorum ama siz kime içirmek istersiniz bilmiyorum. Görsel kaynağı Düşünüyorsun beni, düşlüyorsun, özlüyorsun hatta  kelimelerim bile heyecanlandırıyor  hücrelerini. Ama, korkuyorsun, korunuyorsun, kovuyorsun; ancak REM uykun açığa çıkarıyor bana olan hislerini. Çünkü, siniyorsun, yediremiyorsun, sevmiyorsun, uyanıkken zor geliyor karşımda büründüğün zafiyet hali. Kim bilir, hangi bedenleri severek kendinden saklıyorsundur, yanında olmam için her şeyi verebileceğin gerçeğini. Kelimeler bitti. Zaten bağlaçlar da yetmezmiş  bağlamaya   kopmuş cümleleri.

Yatak Muhabbeti

Bazı zamanlar, -hedef göstermek gibi olmasın ama özellikle de bu zamanlar- insanın yataktan çıkası gelmiyor. Bilindik fantezinin anahtar kelimeleri vardır ya: Pijama, battaniye, film, kitap, müzik, sıcak şarap ya da çikolata... -hatun kişi isen bir de ev topuzunu ekle onlara- Hepsiyle bütünleşmek istersin dışarıda yağmur yağarken yatağında. İşte, bu tembel halet-i ruhiyeni sürdürürsen fazlasıyla, klinomanik * kişi diyorlarmış beyaz önlüklü odalarda adına. *Yataktan çıkmama isteği/takıntısına sahip olan kişi

5 dakika

Beş dakikam var sadece. Yazıyla "beş", rakamla "5" dakika var sana olan hislerimi anlatmaya. Sonra kapatacağım şalterleri yeniden. Ne heyecanım kalacak sana karşı ne de arzum. Sadece 5 dakika. Sonrasında ben yokum. 5 dakika verdim sana "biz" olmaya, Ama sen yoktun. Şalterler kapandı. Yelkovanla akrep sallamıyor artık seni. Şimdi git. Zamanın geçti.

Gaz

? Her şey bir toz bulutuyla başladı, Diler ve bilirim ki yine bir toz bulutu ile sona erecek... Fizikten siyasete uzanan metaforun dibinde herkese tanıdık gelen maddeninin düzensiz hali: GAZ Onu deplasmanda yemeye çok alışmıştım ama evimde otururken yemek de ayrı bir hava kattı varoluşuma! Kadıköy'deyim. Anneannemin evinde. Kim derdi ki naftalin kokan bu evin kokusunu bir gün biber gazı dolduracak. Kim derdi ki Taksim'le başlayan bu toz bulutu gün geçtikçe tüm posta kutularına sızacak. Kim derdi ki devlet tarafından yıldırılmış bir neslin çocukları yeni devlete meydan okuyacak.

Pazar Karalaması - 2020 Olimpiyatları

Esra Elönü " Geziciler olimpiyat halkalarını burunlarına taksın !" der; Suat Kılıç ise " Kına stokları tükenmiş! " Bir solukta 2020 Olimpiyatları'nın ev sahipliği hayali suya düşerken, beklenen sansasyonel açıklamalar da sırayla gündemi meşgul ediyor. Peşin olarak dile getirmek isterim ki 2020 Olimpiyatları için Türkiye'nin seçilmesi lehimize sonuçlar doğururdu. İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun bu durumun bize dolaylı ya da doğrudan, maddi ve siyasi anlamda getirileri olumlu olacaktı... Ayranımız yok içmeye! Her ne kadar Gezi'yi ve Gezi'deki biz 'gezizekalı'ları bu hezimetin sebebi olarak lanse etmeye çalışsalar da, bu seçimde ülkelerin değerlendirildikleri aday ülke hazırlık sunumlarının teslim tarihi Gezi'nin çok öncesine dayanıyor. Bu herkes tarafından bilinen bir gerçek olmasına karşın, kılıf uydurma maksadı ile ülkemizin reeldeki yetersizliği ve tüm dünyada arka arkaya yankı bulan, Türk spor tarihine leke süren dop...