Ana içeriğe atla

Kayıtlar

"Siz Beni Artık Sevmiyorsunuz!"

... diye surat asmıştı okurlarına -kimse görmedi-.  Oysa, eskisi gibi yazsa belki de böyle bir trip hiç gerekmeyecekti. Oturdum ve eski yazılarıma baktım. Çoğu ne kadar toy, ne kadar naif, ne kadar da umut dolu. Dağınık cümleler, imla hataları... İnsan bir garip oluyor kendi yazılarını okurken;"o" günü, yazdığı hislerini hatırlarken. Hele o uzunun da uzunu cümlelerim... Ne de çok yazmışım. Ne de çok yazacak şey bulmuşum. Şimdi o kadar yazamıyor oluşuma kızgınım. -Yazacak şeyim olmadığından değil, yazamayışlarıma kızgınım- En çok kendime, azdan da biraz fazla size kırgınım. Nerdeyim? Nerdesiniz?

Bu 19 Mayıs Hüzünlüyüz...

Günlerdir nefesimiz kömür karası... Ama onun fotoğraflarına bakmak bile temiz bir nefes! Nefes.  Minnet. Borç.  Özlem.  Sevgi.  Zoraki, korkuyla, putperestlikle değil candan sevgi.  En çok da nefes.  Nefes  Nefes  Nefes  Yüz ifadesi bile nefes!

SOMA'da İşkence Görüyoruz

Oturtulduk bir sandalyeye, işkence görüyoruz. Ellerimiz arkadan bağlı, ayaklarımızda prangalar. Kapatamayalım diye bantladıkları göz kapaklarımız yetmezmiş gibi bir de ağzımıza koca bir çorap tıktılar. Alay eder gibi zevkle izlettiriyorlar, dinlettiriyorlar, okutturuyorlar. Öyle ki bu işkenceyle açlık değil, Susuzluk değil, Darp değil, İnsanlık öldürüyor bizi. Soma bir kez daha yüzümüze vururken işlevsizleştirilişimizi, Nefes alamıyoruz. Sonunda tüm millet bir olduk, işkence görüyoruz.

İyi Bayramlar & İyi Ki Doğdum

Bu bayram hep kutlansın Bugün, sokakta, internette, televizyonda, arkadaşımızın suratında... Nereye baksak 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı var. Bugünü, kimi ülkemizde çocukların olumsuz koşullarına ve çiğnenen haklarına dikkat çekerek, kimi de Mustafa Kemal'in armağan ettiği bayramımızı kutlayarak tamamlayacak. Kimi böyle günleri kutlamayı anlamsız bulduğunu söyleyerek kutlayanlara sataşırken, kimisi falanca yerde çocuklar ölürken siz bayram mı kutluyorsunuz dramasına *   kapılacak. Ben mi? Ben bugünü kutlayanların harmanlanmış düşüncelerine sahibim, sivri köşelere çekilmeye gerek yok. 23 Nisan, motivasyon ve değerleri "hatırlamak" adına güzel bir bayram. Ama aynı şekilde her güne işlenmesi gereken çocuk hakları sorumluluk bilinci ne de dair dikkat çekmek için ideal bir gün. "1" Gün Aslında, "önemli olan bir gün değil, her gün" demeci klişeleşmiş gelse de çoğu kişiye, atlanılan yadsınamaz bir gerçekliği olduğunu savu...

Tabu

( Girizgâh 'ın ardından...) Söylemek istediklerimi söyleyemediğim, yaşamak istediklerimin önüne kendi ellerimle set koyduğum bir günün daha ardından odamdayım. Ay inmiş penceremin önüne, perde aralığından beni dikizliyor. Ben ise ondan bihaber usul usul çözüyorum gömleğimin düğmelerini aynaya karşı. Dışarıdan gelen esintiyle değil de düşüncelerimle ürperirken tüylerim, aynadaki yansımam pütür pütür tenimi ele veriyor. Dert etmiyorum pürüzsüz olmayışımı. Dokunmaya başlıyorum kendime. Seviyorum kendimi daha önce kimselerin sevmediği gibi. Ama fayda etmiyor, üşüyorum. Yorgun ve susuz kalmış bedenim uyumak isterken, aklım her günü birbirin aynısı olan rutin hayatıma dair soğuk sorguların peşinde. Bedenim başka şey istiyor, aklım başka derken unutuğum ruhumu tek başına dansa kalkmış halde buluyorum . Hepsini bir araya toplayacak beynim ise sarhoşluktan dengesiz. Dünyası dönüyor, midesi bulanıyor. Hiç olmazsa sabaha iyi uyansın diye bir bardak su almaya mutfağa gidecekken, yuları eline...

Tekboynuz

Yaşadıklarımıza, şahit olduklarımıza, işittiklerimize inanabiliyor musun sevgili okur? Biliyor musun, ben inanma evresini geçtim, her defasında biraz daha kanıksıyor olmaktan korkuyorum. Zira, bugüne kadar hiçbir pesimizm türü bu denli kötü niyete bulaşmamıştı. Ve hiçbir hata tüm bunları olağan kabul etmek kadar tehlikeli olmamıştı. Keşke okumakla kalmasan ve desen şimdi bana, " bak bu ilk değil, evveli gibi bu da geçip gidecek..." Neyse. Kendimi kötü hissediyorum sevgili okur. Yorgunluğundan ölüyorum tüm bu olanların. Kulaklarım patlıyor konuşmayanların sessizliğinden. Acı bir tat geliyor ağzıma söylenmemiş sözler yüzünden. Beynim karıncalanıyor bildiklerimden. Oysa bilinmeyen bir dünya ne güzel olurdu değil mi? Çünkü bilinenler bizi hayli tüketiyormuş gibi görünüyor. Mesela bu gece yatağımıza gitsek ve uyusak, yeni günde olayların farklı olduğu diğer bir dünyada açsak gözlerimizi ne güzel olurdu değil mi? Öyle bir dünya ki, sessiz boyun eğişimiz, sessizliğimiz a...

Penguenler Gibi Sev Beni

Sev beni. Öyle çok sev ki, sevgini gördükçe gülümsemeye başlayayım. Seni de sevgini de alıp sımsıkı sarmalamak için çıldırayım. Uğruna saçımın yarısını siyaha, yarısını beyaza boyatayım. Yeter ki penguenler gibi sev beni. Sev ki, düşmeden ben seni, penguenler gökyüzünü seyre dalabilsin.

Mutsuz Aşk Vardır

Minik bir öykü yazdım, adını "Karanlık" koydum.  Mutsuz Aşk Vardır   demek için bu defa kitapla buluştum.

Tabu (Girizgâh)

Ay ışığı vururken aynama, kaybediyorum tüm ezberleri. Reddediyorum başkalarının yonttuğu benliğimi. Öğretilenlerden sıyrılıp doğrularımı ayıklamaya başlıyorum nöronlar arasında. Ben kurcaladıkça dengesi bozuluyor beynimin, sarhoş oluyor, midesi tutuyor.  Kendimi bulmanın arifesindeyken çömezliğimden sebep dünya dönüyor, beceremiyorum. Çuvallamam yetmezmiş gibi bir de halime isyan eden aklım yuları eline almış, bana hükmediyor. Hakimiyet kuramıyorum üzerlerinde. Kontrolümden çıkmak istiyor ideler.  Var olan  tüm gücümle durun desem de olmuyor.  Tökezliyorum. Oysa bu sırada karanlık tarafım içime istifra ediyor, Dilediğimce konuşabildiğim gibi sevişeceğim de. Susabildiğim gibi reddedeceğim. Görmenizi istediğimde karşınıza geçip pankart kaldırabildiğim gibi, yok olmak istediğimde göz kapaklarınızı bizzat ellerimle indireceğim. Sızıyorum.

Soba Etkisi

Dünya döndükçe yıllar da olanca hızıyla geçiyor. Dizginlenemez bir şekilde gelişen bilim ve teknolojinin paralelinde hayatlarımız da günden güne kolaylaşıyor. Sevmekle kalmayıp bağımlısı oluyoruz basit olan her şeyin. Bu basitlik sadece zihnimizi ve bedenimizi değil, ilişkilerimizi de tembelleştiriyor. Öyle ki, aynı ev içinde ailemizle bile beş dakika sohbet etmeye üşeniyoruz artık. Biz, bir zamanların sobalı evde büyüyen sıcakkanlı çocukları, farkına varmadık belki ama şimdilerde hayatımıza giren ultra teknoloji sonucu mutasyona uğradık... Bundan yıllar yıllar önce, dünya bu kadar küçük değilken, insanlar mikro topluluklar halinde hayatlarını idame ettirirlerdi. Bugünümüzden farklı olarak eskinin tek yerleşim alanı alternatifleri, adına köy ve kasaba dediğimiz alanlardı. Toplum, yardımlaşma, komşuluk ve birlik olma bilinci gibi kavramları insanlar bu küçük zümrelerde doğurmuş olsalar da, bir yerden sonra izole hayat sürmenin peşine düştüler. Ve, daha geniş yaşam alanları...

Mini Sohbet: Evren

Gugulda arattım: “evren kaç yaşında” Solumda evren çıktı 13,8 milyar yıl, sağımda Evren çıktı darağacının gölgesine rağmen 96 yıl. Küstüm kapadım.

Seni Okuyorum

Koltuksuz evin ortasında halıya uzanmış, Matbaadan çıkma bir adama aşık oluyorum. Bitmesin kelimeler, gelmesin sonumuz diye Önsöze dönüp dönüp yazarla yeniden tanışıyorum.

Mini Sohbet: TIRlattık

Mektup* mu taşıyormuş TIR? TIR mektup mu yazmış? PTT'tedeki T'lerden biri telgraf değil de TIR mı? Gülen böyle beddua etmeyi nerden öğrendi? Başım döndü. *Gündemin yeni maskesi mektup. Acaba üzerine pul yapıştırmış mıdır hoca? 

Mini Sohbet: Hayırlısı

Fetullah ah etti, gelen gideni aratır familyasından yeni bakanlarımız oldu. Borsa uf oldu, dolar oh oldu. -Borsa İstanbul'daki kayıp yüzde 3'ü aştı, endeks 67 bin puanın altına geriledi. Dolar desen 2,0868'lerde- Ölene olan, kalana olacaklar hakkında her şey hâlâ halı altında. Onlar çelik ayna oynarken, olan yine sade vatandaşıma oldu, vah oldu. Acun'la da karşılıklı ağlaşamayacağıma göre, az huzur için uyumaya gittim gelicem.

Şişmansın

İbresinin canı yanıyor diye tartmaz oldu kantar bizi. Hep birbirimizi suçladık durduk yıllar yılı Sen saçımı çektin, ben sana çelme taktım. Oysa, şimdi anladım yaptığımız şeyin yanlışlığını, Ya sen gel özür dile ya da sen gel özür dile. Aynaya bakmadan tıkındık durduk yıllar yılı, Sen bana dev anası dedin, bense sana balina. Oysa, şişman olan şey sadece egolarımızdı, Ya sen gel özür dile, önce sen gel özür dile. Görsel kaynağı

Aysel Düşününce

Üzerindeki polar pijamaları ve kafasındaki ev topuzuyla oturmuş bilim kurgu romanı okuyordu Aysel. Tam da gemideki Cylon deşifre olacakken   aklına hayatına dair anlamsız bir ayrıntı takıldı. Oysa, Aysel böyle şeylere asla takılmazdı. Elinde tuttuğu beton sertliğindeki kahvesinden çıkan buharlar gözlüğünün camlarını buğulamaya başladı. Sevmedi Aysel bu durumu, hemen doğruldu ve fincanını kenara bıraktı. Onu, bunu, şunu, onları düşündü ama böyle de bir yere varamadı. Sırf üşendiği için süt eklemediği kahvesi bile ona bu gerçek kadar koyu kaçmamıştı. Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü.  Yetmedi, hayatına giren adamlara sövmesi de onu rahatlatmadı. Durdurmak ne mümkün Aysel'i? Hızla salladığı sağ ayağından çıkmak üzere olan uyku çorabını çekiştirirken, kucağında açık kalan kitabının 213. sayfasının ucunu kıvırıp kapattı. Oysa, onun için kitap sayfalarını kıvırmak, saçına yapışan sakız kadar can sıkıcıydı.  Aysel, düşündü, düşündü ve düşündü; nesinin eksik olduğunu anlama...

"Canım senin paranı almak istemiyor." dedi bana

Bugün 19:30 sularıydı... Önce beni almak istemedin, Sonra vitesi geri takıp yanıma geldin. Hey hey hey taksici, Neden ilk seferde beni reddettin? Ben binince radyonu kapadın, " Başka müşteriye gidecektim " deyip bana dırdır yaptın Hey hey hey taksici, O zaman beni niye aldın? Vardık bizim lokasyona, " Burada ineceğim " dedim, dursana. Hey hey hey taksici, Niye beni 29 metre öteye bıraktın? Parayı uzattım almadın, Beni bu hareketinle dumura uğrattın. Hey hey hey taksici, Niye aynadan bana öyle baktın? " Canım senin paranı almak istemiyor " dedin, " Olmaz öyle şey " dedim diye bana zılgıtı çektin. Hey hey hey taksici, Sen bana bunları niye ettin? " Canım istemiyor da ne demek, alın lütfen şu paray ı" dememle bir oldu terk etmem korkudan sarı aracını. Hey hey hey taksici, " İnsene beee! " diye para uzatana bağırılır mı? Psikolojim bozuldu sayende, Dörtlükler yaz...

Salıncak

Görsel kaynağı Salıncak sallanıp duruyor; bir öne, bir arkaya. Rüzgâr homurdanınca salıncak; bir sağa, bir sola. Derken sen geldin diye; kinetiğini yitirdi halatlı tahta. Sallanmayan salıncak mı olurmuş? Git başka kumsalda oyna.

Freud'un Kanepesi Murdar Olmasın:(

Biraz rötarlı oldu ama önceleri; Ne dilim vardı da konuşabildim, ne ellerim gitti de buralara yazabildim. Galiba ben bu haberi ancak hazmedebildim. Vay beni, vaylar beni; Babamın kanepesi dillere düştü... Ah, şu kanepenin bir dili olsa...

Nankör Kedi

Fazla mı tombul parmaklarım,  uzanamıyorlar yaz köşesinden kış köşesine. bir şarkı mırıldanıyor akordu bozuk piyano gaipten, notaları şaşsa da müziği pek derinden; vurgun yersin dibe çok inersen. seslensem rastgele de, sen ses versen böğründen. sonra bir gıcık tutsa yakanı, tutsa fırlatsa hacı yağını, sen neden hâlâ okuyorsun ki, sevdin mi yoksa saçmalamayı? (gülücük)

Arzunun Bağlaç Hali

Uzun yolculuğun ardı ile yoğun temponun aralığında, otel odamdaki yalnızlığımın keyfini sürüyorum. O kadar ki, yarın mini barın tutarını yarın sorgulamayacağımı bilsem minik şişelerin dibini göreceğim... İşte, tam da böyle bir anda deniz kokusunun tenimi okşadığı ilhamla kelimelere susuyorum. Ben bardağı dolduruyorum ama siz kime içirmek istersiniz bilmiyorum. Görsel kaynağı Düşünüyorsun beni, düşlüyorsun, özlüyorsun hatta  kelimelerim bile heyecanlandırıyor  hücrelerini. Ama, korkuyorsun, korunuyorsun, kovuyorsun; ancak REM uykun açığa çıkarıyor bana olan hislerini. Çünkü, siniyorsun, yediremiyorsun, sevmiyorsun, uyanıkken zor geliyor karşımda büründüğün zafiyet hali. Kim bilir, hangi bedenleri severek kendinden saklıyorsundur, yanında olmam için her şeyi verebileceğin gerçeğini. Kelimeler bitti. Zaten bağlaçlar da yetmezmiş  bağlamaya   kopmuş cümleleri.

Yatak Muhabbeti

Bazı zamanlar, -hedef göstermek gibi olmasın ama özellikle de bu zamanlar- insanın yataktan çıkası gelmiyor. Bilindik fantezinin anahtar kelimeleri vardır ya: Pijama, battaniye, film, kitap, müzik, sıcak şarap ya da çikolata... -hatun kişi isen bir de ev topuzunu ekle onlara- Hepsiyle bütünleşmek istersin dışarıda yağmur yağarken yatağında. İşte, bu tembel halet-i ruhiyeni sürdürürsen fazlasıyla, klinomanik * kişi diyorlarmış beyaz önlüklü odalarda adına. *Yataktan çıkmama isteği/takıntısına sahip olan kişi

5 dakika

Beş dakikam var sadece. Yazıyla "beş", rakamla "5" dakika var sana olan hislerimi anlatmaya. Sonra kapatacağım şalterleri yeniden. Ne heyecanım kalacak sana karşı ne de arzum. Sadece 5 dakika. Sonrasında ben yokum. 5 dakika verdim sana "biz" olmaya, Ama sen yoktun. Şalterler kapandı. Yelkovanla akrep sallamıyor artık seni. Şimdi git. Zamanın geçti.

Gaz

? Her şey bir toz bulutuyla başladı, Diler ve bilirim ki yine bir toz bulutu ile sona erecek... Fizikten siyasete uzanan metaforun dibinde herkese tanıdık gelen maddeninin düzensiz hali: GAZ Onu deplasmanda yemeye çok alışmıştım ama evimde otururken yemek de ayrı bir hava kattı varoluşuma! Kadıköy'deyim. Anneannemin evinde. Kim derdi ki naftalin kokan bu evin kokusunu bir gün biber gazı dolduracak. Kim derdi ki Taksim'le başlayan bu toz bulutu gün geçtikçe tüm posta kutularına sızacak. Kim derdi ki devlet tarafından yıldırılmış bir neslin çocukları yeni devlete meydan okuyacak.

Pazar Karalaması - 2020 Olimpiyatları

Esra Elönü " Geziciler olimpiyat halkalarını burunlarına taksın !" der; Suat Kılıç ise " Kına stokları tükenmiş! " Bir solukta 2020 Olimpiyatları'nın ev sahipliği hayali suya düşerken, beklenen sansasyonel açıklamalar da sırayla gündemi meşgul ediyor. Peşin olarak dile getirmek isterim ki 2020 Olimpiyatları için Türkiye'nin seçilmesi lehimize sonuçlar doğururdu. İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun bu durumun bize dolaylı ya da doğrudan, maddi ve siyasi anlamda getirileri olumlu olacaktı... Ayranımız yok içmeye! Her ne kadar Gezi'yi ve Gezi'deki biz 'gezizekalı'ları bu hezimetin sebebi olarak lanse etmeye çalışsalar da, bu seçimde ülkelerin değerlendirildikleri aday ülke hazırlık sunumlarının teslim tarihi Gezi'nin çok öncesine dayanıyor. Bu herkes tarafından bilinen bir gerçek olmasına karşın, kılıf uydurma maksadı ile ülkemizin reeldeki yetersizliği ve tüm dünyada arka arkaya yankı bulan, Türk spor tarihine leke süren dop...

Kelime Oyunu

Hıfzı Topuz, Şafak Pavey, Aydın Boysan, ... Bana ya da bloguma aşina olanlar bu isimlerin ne anlama geldiğini; b iri için bir günde 15 saat yol çektiğimi, diğeri için tüm gün sağa sola koşturduğumu bilir. Ama bu defa kendimi bile şaşırttım! Ali İhsan Varol TV'de izlediğim tek program olan Kelime Oyunu 'nun sunucusu; ekranda görmeye çok alışkın olmadığımız türde; zarif ve bilgili adam.  O kadar uzun zamandır izliyorum ki onu ve bu sıcak yarışmayı; aklımda yarışma fikri yokken sırf tanışabilmek ve o atmosferi solumak için bir gece -birkaç kadehten cesaret- alıp yarışmaya başvurdum.  Sonra ne mi oldu? Silkelenasyon ' a rağmen birincilik! ^^ Hayatımın en güzel ve keyifli günlerinden biriydi.  Kelime Oyunu Ekibi de en az sunucuları kadar sıcaktı.  Elimde olsa yeniden katılmak isterim. Doğukan, Behal, İhsan Bey, Cengiz Abi ve Çınar Ali İhsan Varol'a gelince, ekranda göründüğünden de fazlası. İnsanın "abim, babam, komşum, patronum, bakkal amcam olur mus...

Tatlı Rüyalar

Odamızın kapısına bir çivi çaktım, üzerine de sarımsak astım!  (Gayrı uzak durmalıydı iblisler...) 01:43 Rüzgar homurdanmaya başladığında ürpermişti içim: "Ayrılığın uğultusu olabilir bu..." Ben de yalnız uyuyacağım bu gece için silahlarımı kuşandım. Yastığımın altında bir bıçakla, gece lambası ışığında dua ediyorum: bildiğim tüm dillerle, bilmediğim bütün dinlerde. 02:09 Belki pazarlık ederiz diye tüm birikimim komidinin üzerinde. Çırçıplak, gözlerim odanın kapısında, nöbette. Neyim var neyim yoksa vazgeçtim: sadece uyumak istiyorum. 03:22 Evin içinde tıkırtılar; kendimi yorganın altına saklansa tüm kötülüklerden korunacak küçük bir kız çocuğu gibi hissediyorum. Oysa hiç de sevimli gelmezdi zatıma bu gardını düşürmüş pozlar... 03:24 Sahi, çocukken daha mı kolaydı korkular? Bir de, büyüdükçe yalnız mı kalır tüm çocuklar?  03:30 Sarımsaklar kokar...  03:44 Ay ışığı görülmüyor; husuf var bu gece.  Peki ya ben ne yapacağım olu...

02.07.2013

Uzun zaman oldu buraya yazmayalı. Artık o kadar çok şey yazmam gerekiyor ki, kendi inime dönüp keyfi iki kelam edemez oldum... Burada değilken neler mi oldu? Çok şey değişti, bir o kadar da her şey aynı. Nereden başlasın bilemiyor insan; zaten oturup da kendimi anlatmak değil istediğim. Maksat bunca zaman sonra ilk yazım geçiş niteliği ile yerini bulsun. Ama bir #occupygezi gerçeği var ki... Kaç defa yazmak istedim; anlatmak, paylaşmak, şahit olduklarımı buraya dökmek... Yapamadım. İtiraf ediyorum ki içimden geçen duyguları ve söylemek istediklerimi dökebilecek kadar kuvvetli kelimeler bulamadım. Direniş hakkında yazılacak o kadar çok şey vardı ki, ne nereden başlayacağımı bilebildim ne de sokaklar dururken eve girmek istedim.  Şu anda dahi ekrana bakıyor ve tılsımlı sözcükler bulmaya çalışıyorum.  İşte bunlar kimine göre hep çapulcu, marjinal, ahlaksız duygular. Ama seve seve ve sımsıkı sarılarak yaşadığım ve gerektiğince de yaşayacağım duygular. Bu geçiş yazısında...

Salt İsyan

Göz kapaklarımı aralayamıyorum ki yazılmak için çığlık çığlığa dövüşen kelimelerimi karalayabileyim... Yorgunum,  suskun değil.

Kese Kağıdından Kelimeler

saklambaç? Y azılmayı bekleyen, aklımdan, içimden gelen binlerce düşünce var şu an: biraz öykü, biraz tepki, biraz da günlük tadında...  Ama yazılamayacak kadar biriktiler. Öyle böyle değil, çok biriktiler. Bu birikime eklenenler, en çok da yazarken ketum olduğum yerlerden geldiler. Anlatma ya da anlatmamak arasında araftayım. A slında şu an sadece uzun uzun,  belki de çoğu boş olacak cümleler kurmak istiyorum kendimi kısıtlamadan.  Hani şu hep kurduğum, olabildiğince devrik ve alabildiğine noktasız ilerleyen kelimeler...  Okuyanların, "Acaba yazarken arada bir es vermeyi denesen nasıl olur?" diye tiye aldığı  o pek sevdiğim uzun cümleler. Bu yüzden artık bir yerden başlıyorum: B uraya yazıp da rahatlayamadığım o kadar çok kelimem oldu ki, şimdilerde hepsi heybemden taşmak üzere:  Ülke geneline savuracağım gündemsel küfürlerim, uzaklara yolladığım Mavi sevgilim, göremediğim sevdiklerim, okuyamadığım kitaplarım-dinleyemediğim müzikle...

Rakkase

Evvel zaman içinde,  anason kokusu sinince... Bir rakkase çağrılmış meydana. Saçlarıyla kaparken ensesindeki parmak izlerini,  mest etmiş kadeh dolusu adamları bir bir, kadınca,  sinsi sinsi. Derken raksına başlamış Değince kıvrılan ince beline bir yabancının eli,  göğsüne sıkıştırılan paranın kokusuna takılmış ruhu,  ekşitmiş midesini. Devam etmek istemiş,  ama yapamamış. Göz göze de gelince çalgıcının kemanesiyle, biraz da devirdiği şişenin etkisiyle... Tutamamış daha fazla içinde, çıkarıvermiş ne var ne yoksa saten beyazı bir gömleğin üstüne. Ah! Rakkase, ah! Bir o ayak uydurmuşken bu dünyanın kirli düzenine, o da kapıldı bu meretin karşı konulmaz müziğine. ...Rakkase raksla coştururken aşksız meyhane içinde. Ben deyim şu şaraptan, siz deyin o zırnıktan, kapılıvermiş bir kemancının görmeyen gözlerine, " Belki " demiş, " Belki bir gün severim ben de... ". Bu da bu...

Boş Küme

Ay, yeniden arkamda ve ben yine ondan bihaber.  Aynaya dönüyorum yüzümü ve çıkarıyorum ne varsa üzerimden...  Soyundukça ortaya çıkıyor karalamalarım. Bacaklarımda devrik cümleler, göğsümde imla hatası. Yazamıyorum şu sıra, olmuyor.  Elimde kağıt kesikleri, yerlerde ağaç kanı!

Kesişmeyen Doğrular

Ay inmiş penceremin önüne, perde aralığından beni dikizliyor. Ben ise her şeyden bihaber usul usul çözüyorum gömleğimin düğmelerini aynaya karşı. Dışarıdan gelen esintiyle değil de düşüncelerimle ürperirken tüylerim, aynadaki yansımam pütür pütür tenimi ele veriyor. Dokunuyorum kendime. Seviyorum kendimi daha önce kimselerin sevmediği gibi. Geçmiyor, üşüyorum. Ruhum tek başına dans ediyor. Beynim ise sarhoşluktan dengesiz. Tökezliyorum. Gelmiyor içimden üzerime bir şeyler giymek. Çıplaklığını tadabilmek istiyorum bu defa gerçeğin. Sonra sorgular başlıyor: Sanki bizi kirleten yalanlar değilmiş gibi neden hala herkes giyinik; neden bütün tenler pürüzsüz olmaya çırpınıyor? Geceye bakmak istiyorum, perdemi açmamla beraber karşımda kanımı donduran onlarca bakış. Kınıyorlar beni. Kınanıyorlar çıplaklığımı. Kınıyorum beni sevmeyen o gözleri. Bulamayınca görmek istediğimi, cesaretim kırılıyor. Cenin gibi kıvrılmışken simsiyah çarşafa fısıldıyorum: Bu gece aydınlığım yok Ay'dan yana. ...

Mini Sohbet: Takvim

Hayatı dolu dolu yaşamak güzel fikir de tıpası açık kalmış gibi dibimin; çabalasam da dolamıyorum. Hele ki son zamanlarda hep bitiğim ya da yarım. Kendime kuşbakışı baktığımda iki ana başlıkta her şey yolunda. Geriye kalanı ya kötü ya da bulanık. Önümü göremiyorum. Neye ya da nereye varacağımı bilemiyorum. Hani yolunda giden şu iki şey var ya, işte ben onlardan birinin bile bozulmasına nasıl tahammül ederim? Düşünemiyorum. Melankoli değil bu. Hayır. Melankoli olsa buraya yazmam, kendi kendime yaşarım. Öylesini seviyorum. Hareket eden her şeyi kendince analiz eden benden, kişisel bir durum değerlendirmesi bu sadece. Ne olduğunu ve neye ihtiyaç duyduğunu bilmeli ki insan huzura erebilsin demiş biri. Aslında o biri de benim ama böyle söyleyince daha anlamlı geliyor kulağıma. Nedense hep bir başkasının söylediği daha anlamlı gelir ya kulağa... Oysa ki değil. Bu toplum bizi çok yanlış yetiştirdi. Asıl anlamlı olan senin düşündüğün, hissettiğin... Ben şu an ne olduğumu biliyorum. N...