Pazartesi, Aralık 12

Ah.

Psikolojik ve sosyolojik bir mücadelenin içindeyiz...

Bundan yıllar önce, 2012'de, bir yazı okumuştum.
Tam da Dağlıca (okumak için tıktık) olayının ardından. Yeniden kendini sıklıkla hatırlatmaya başlamıştı terör. Linklediğim yazımda bir liste var, o sıralarda "sadece" beş satır. Şimdi listelemeye kalksam yanımda durup buz kesmiş elimden tutacak cesaretiniz var mı? 
...
Okuduğum o yazıda şöyle bir şey diyordu yazar: "Günümüz Türkiye’sinde terörün gündelik haberler arasında yer almaya başlaması ve toplumun buna sessiz kalması, bir toplumun yok olmasının yolunun o toplumun değer yargılarını aşındırmaktan geçtiği gerçeğini akıllara getirmektedir. "

Ne kadarı doğru? 
Aşındığımız kesin. Peki, aşınan gerçekten değer yargılarımız mı?
Neden sessiz kalıyoruz? Umursamıyor değiliz. Üzülmüyor değiliz. Görmüyor değiliz. Hatta 2012'den farklı olarak artık ölmüyor da değiliz.

O halde olan ne?
Kanıksıyoruz. (TDK /1. -i Çok tekrarlama sebebiyle etkilenmez olmak, alışmak)

Maruz kaldığımız bunca saldırı ve ardından yapılan algı/medya yönetimiyle durumu normalize ediyoruz.
Üzüntümüz hep aynı. Sadece daha çabuk "toparlanıyoruz". (Halı altına süpürdüğümüz tozlardan nefes darlığı çekene kadar)
Bir yerlerde başımıza bir şey gelir mi korkumuz, bundan bir yıl öncesine göre çok daha az. (Daha fazla korkmamızı gerektiren onca saldırı düzenlenmiş olmasına rağmen)
Ve şimdi yüzleşip kanıksamak üzere olduğumuz yeni iki olgu daha var, "Yalnız bir insan ölmüyor, onun yakınları, umut da ölüyor." ile "Sadece yabancılar değil, senin de yakınların ölmeye başladı."
Bir süre sonra bunları da kanıksar mıyız? İlki belki ama ikincisi çok güç.
Gerçekten bir yabancının değil de kendi canın yandığında, değil kanıksamak, nefes almak bile çok güç.

İşte, bu yüzden girişte sorduğum sorunun yanıtı belli. Sizinkini bilmem ama benimki belli: EVET. Kanıksamayı otomatiğe bağladığımız günümüz koşullarında, kanıksayamayacağımız şeyler yaşamadan önce kaybettiklerimizle yüzleşecek "cesareti" kendimizde bulmalıyız.

Psikolojik ve sosyolojik bir mücadelenin içindeyiz. Bu mücadeleden daha fazla birbirimizi kaybetmeden, "ah" etmeden kurtulabilmemiz umuduyla.

10 Aralık 2016 saldırısının ardından.

Pazar, Ağustos 21

Hayatıma yön verenlere mektuplar - 1

"Babam"

Selam,

Freud'lu mizansenlerim haricinde bu cümleyi okura açık ilk kullanışım. Sana karşı hiç söyledim mi hatırlamıyorum. Düşününce illa ki seslenmişimdir ama iyelik ekinden emin olamadım şimdi.

Normalde hikâye karakterlerini oturtmayı severim okur gözünde. Ne yer ne içersin, aramızda ne olmuş da kaç senedir ne haldeyiz gibi boşlukları doldurmak; az biraz seni gözlerinde canlandırmaları için tarif etmek gerekirdi ama başlıktan da anlaşılacağı üzere bu sadece bir mektup. O yüzden zaten bildiğin detaylara burada yer yok.

Cuma, Ağustos 19

Sesinle sarıl bana


Konuşmakta, paylaşmakta zorluk çekmeyen ben için bile öyle çok şey var ki yazıya ya da söze dökülemeyen...

Ruh halimi, içimdekileri saklamaya; kendimden ödün vermemeye kararlıydım ama vazgeçtim.
Nihayetinde ben de duygusal bir kadınım.

Sevmeyi seven.
Sevdiğini olduğu gibi kabul eden. O senin için çabalasın diyenlere inat, mavisini daha da çok şaşırtmak ve mutlu etmek için çalışan; bundan mutluluk duyan bir kadın.

Ama yoruldum.
Hiç ihtimal vermezdim ama kabullenmekten yoruldum.
Şimdi istediğim sadece küçük bir es. Kalıcı bir şeyi ya da senden tamamen değişmeni beklemiyorum.
Sadece bir süreliğine benim için çabala; sesinle sarıl bana.


Salı, Ağustos 16

Mavi



Boğazlı kazak boğazımı sıkıyor diye tişört giyerdim bir zamanlar montumun içine. Öylesine ortası yoktu hayatımın. İşte, tam da o sularda takıldım kaldım ona. Kaç yıl geçti hâlâ ortayı bulamadım.
Ben böyle yazıyorum ama şikâyet gibi okunmasın. Böyle yaşamayı seviyorum, uçlarda. Doğrusu, karşılığı, varlığını, ondakini tartışmadan. Mavi sevmeyi seviyorum, o göz kırptıkça.









Salı, Temmuz 5

Kapat o şemsiyeyi

Ayaklarım sırılsıklam. Sandaletlerimin arkasını çözüp, tamamen çıplak bırakıyorum onları.
Garip bir heyecan duyuyorum ıslak asfalta basmaktan. Çimlerin, toprağın iyi geldiğini bilirim de, asfalta neden basma çabam var anlayamıyorum. -Hoş, sorgulamıyorum da-

Birkaç yumuşak adım atıyorum. Ardından biraz daha sert. Niyetim, yağmur suyunu bacaklarıma da sıçratmak. Hafiften kirli bir rengi var. Normal yağmur damlalarından ayrışıyor bakınca. Saniyeler içinde akıp gidiyor o bakır rengi toprak damlaların arasından.

Ve en sevdiğim... Saçlarım sünger gibi çekiyor tüm suyu. Baştan aşağıya sırılsıklamım. Islanmaktan yana hoşlanmadığım tek şey akan maskaram. O da yüzümü siyaha boyayıp, çirkinleştirdiğinden değil; gözlerimi açamadığımdan... Öyle yanıyor ki! O yüzden etrafımdakileri bana siz anlatın. Zira, ben kendi kendine, şehrin merkezinde yağmurla eğlenen bir kadınım. Ancak, dışarıdan pek de normal karşılanmadığım kesin.

Kim ne der, neye bakar sorgulamadan bu kaosta biraz nefes almak istedim. Çünkü, çoğunluğunun çekindiğinin aksine; sırılsıklam olmak bazen gereklidir.

Pazartesi, Temmuz 4

Lütfen

Hayal et.

Bir şehirdeyiz seninle. Yüksek ve tarihi binalarla çevrili etrafımız. Başımız dönüyor. Bendeki tarih sarhoşluğu da, sendeki birkaç hızlı içilmiş yerel bira olabilir.

Sıcak esiyor rüzgâr. Soğuk bir şeyler arıyor dilimiz ve kurumuş damağımız. Ama bir yere oturmak yerine dikiliyoruz ayakta. Hiç itiraf etmesek de sanki zevk almaya başlıyoruz bu yoksunluktan; elimizin altındakinden ayrı düşmekten.

Her geçen dakika daha da kalabalıklaşırken etrafımız, oksijeni azalmış bir odaya dönüyor koca meydan. Yetmezmiş gibi o beğenmediğimiz sıcak rüzgâr bile terk ediyor bizi. Daha da ısınıyoruz. Daha da ısınıyor şehir. Derken bir adım daha atıyorum sana doğru. Ve sen anlamışcasına eğiliyorsun. Fısıldıyorum: Bu güzel meydana kıyabilecek miyiz?

Düşünme diyorsun her zamanki gibi. Yarını düşünme.

Aslında sevmiyorum yanıtını ama seninle aynı taraftayım. Ne kadar dirensem de devam etmekten alıkoyamıyorum kendimi. O yüzden gülümsemeni istiyorum. Çünkü sen gülümsersen ben düşünemem. Sen dokunursan ben düşünmem. Sen öpersen ben düşünmenin ne demek olduğunu dahi bilmem... Bu da benim bahanem oluyor. Pek zekice ve inanılır değil, farkındayım. Ne kadar da klişe: zaafım, suçumun bahanesi.

Düşününce, uğruna en sevdiğim şehrin, vazgeçemediğim meydanına kıyacak da değilim. O halde ne bu? Düşünme diyorsun. O zaman sen düşün de kimseyi huzursuz etmeden, patlatmadan, bu meydanı ayakta tutabilelim. Nasıl olması gerektiğini bilmiyorum. Bildiğime emin olduğum tek şey bir kelime: Lütfen.

Cuma, Nisan 8

(anti)² depresan



Bazı şeyler vardır. Öyle kafana göre deneyimleyip vazgeçmemen gerekir. Mesela helyum gazı. Mesela one night stand. Mesela dolu küvete sokulan saç kurutma makinesi ya da poşete sıkılıp solunan soğutucu. Örnekler uzar gider. İşte, antidepresanlar da tam bu listeye layık. Öyle alıyorum deyip alamaz, bırakıyorum deyip terk edemezsin.

Şimdi daha sade ilerlemek için antidepresana bir isim vereceğim. Hikâyeleştirmemiz daha kolay olsun. Bence Cemil güzel.


Bir dk. Önce o eli bir indir!
Şimdi bu Cemil ile ilk tanışmada biraz gergin oluyor insan. Hayatıma ne katacak ki, ufacık, fıdıl haliyle beni nasıl mutlu edecek ki...
Öncelikle şunda anlaşalım. Cemil'i hayatına mutlu olman için sokmuyor kimse. Ona böyle sorumluluklar yükleme.

Bebe aspirini mi bu?
Vücudun da benliğin de başlangıçta direniyor Cemil'e. Bazı bazı Cemil'ler dişlerini sıkmana, çenenin ağrımasına, gece kabus görmene neden olabiliyor. -Yazının tümünde ortalama ve başlangıç dozundaki bir Cemil söz konusu- Ama sonra yavaştan alışıyorsun. Ne olduğunu anlamadan iyi geliyor Cemil sana. Etrafta iyi de ne değişti, ben öyle mutlu değilim ki diye dolaşırken, Cemil aslında senin yerine dengeni koruyor, eksik serotonini salgılatıyor vs. Burada birtakım bilimsel detaylar da yazabilirdi ama bu yazının konusu o değil.

Derken...
Birlikte ortalama bir hayat sürerken, bir süre sonra bir fikir düşer aklına: Bence Cemil'i artık terk edebilirim.
Bazen nedeni olmaz, bazen olan nedenler incir çekirdeğini doldurmaz. Konu her ne olursa olsun hemen git dememelisin Cemil'e. Cemil giderse üzülürsün. O üzüldüğü için değil, Cemil kapış kapış kapılıyor...


Sahne 1
Başta her şey güzel gelir. Tıpkı uzun ilişki sonrası terk edenin hissettiği özgürlük hissi gibi. Vücudun senden daha önce fark eder Cemil'in yokluğunu. Onsuz ne yapacağız? şimdi diyerek salgılar ilgili hormonları vücuduna ve sen hiç olmadığın kadar iyi hissedersin. Daha fazla neşe, tat, duyu, libido... Ne de güzel geldi sana Cemil'siz hayat!
-Ta ki vücudunun onsuzluğa tamamen uyandığı ve dayanıksız hissettiği ana kadar...-

Sahne 2
Sonrası depresif, sonrası ağrılı...



Ortalama da sahne 1 ve 2 mutlaka yaşanır. Tabii biri olmadan diğeri de yaşanır... Öyle ya da böyle. Sonuçta, nasıl yavaş yavaş alıştıysan Cemil'e, öyle terk et onu. Öyle ha' dedin diye çıkmaz Cemil hayatından. Çıkamaz. Çıkmamalı da.

Pazartesi, Mart 28

Vazgeçtim. Sevişelim sevgili...


Bırak elinde ne varsa. Ne işin girsin aramıza, ne de patlayan sokaklar. Ağlayan duvarlar, kanlı kaldırımlar.
Ne korkular, ötekileştirmeler uzansın yatağımıza; ne de ezberden konuşulan doğrular.
Varsın, hemen şimdi yerle bir olsun dünya biz birbirimize dokunduk diye. Varsın korkudan değil de heyecandan titresin içi bizi görenlerin.  En az senin hissettiğin kadar hissetsinler tene değen teni. En az sen kadar terlesinler artan adrenalinden. Ve en az sen kadar tadına varsınlar mutlu olmanın, mest olup doruğa varmanın. Bilsinler sen kadar değerli hissetmek ne demek. Bilsinler sen kadar zevkle nefes vermek ne demek. Bir kez, sadece bir kez gerçekten bencil olsun, tüm duygularına doysun yürekli geçinen yürekler... Yeter ki sen direnme ve sev sevgili. Boşver kopan fırtınaları ve sadece birkaç saatliğine de olsa sev beni. Şimdi, bu gece başla ve her gecen, her gecemiz,son kezmiş gibi sev. Zihnini boşalt, bedenini boşalt ve sev. Sevişmek aslında neydi hatırla ve evet, sev, sev, sev sevgili.

Ne büyük nefretler kalsın içinde, ne söndüremediğin kızgınlıkların ne de heybendeki sorumlulukların.
Def et. Denize bırak kendini. Gözlerini kapat ve sadece beni hisset. Beni. İçindeki beni. İçimdeki seni. Sudaki balık kokusunu. Yaşamın kokusunu. Benim kokumu. Hisset.

Kendini bana bırak. Kendini sana bırak. Kendini bırak. Kime bırakırsan bırak ama yeter ki bırak.
Kim varsa umudunu kaybeden, bizimle ona ışık tut sevgili. En boşvereninden seviş ki bu defa günaha davet edelim biz gibileri...
1, 2 ve 3.


Eski bir yazıya gönderme: Yaşasın Kötülük